Bir Ayçiçeği hikayesi…
Yaygın olarak Ayçiçeği, Günebakan gibi isimlerle anılsa da bilimsel adı Helianthus annuus’tur. Helios (Güneş) ve Anthos (Çiçek) annuus ise yıllık/tek yıllık anlamına gelmektedir. Aslında hikayesine bakılınca ne kadar manidar olduğunu ilerleyen satırlarda anlayacağız. İsminin taşıdığı sembolik anlamın çok ötesinde trajik bir varoluş hikâyesine sahiptir. Clytie ve Apollon’un hayal kırıklığıyla örülü mitolojik anlatısı; narsisistik nesne ilişkileri, yıkıcı eyleme vurma, patolojik yas ve bedenselleşen (somatize olan) bir varoluş mücadelesinin somut örneğidir.
Clytie ve Apollon’un hayal kırıklığı dolu hikayesi, Ayçiçeğinin varoluşudur… Clytie bir su perisidir; günün birinde güneş tanrısı Apollon’a aşık olur ve hikaye tam da orada başlar. Tutkulu bir aşk yaşarlar ama Apollon bir başkasına gider. Clytie bunu kabul edemez; eğer ayrılmalarını sağlarsa Apollon'un ona geri döneceğini düşünür. İntikam ve tutkunun sağladığı hırsla bir başka kadının ölümüne sebebiyet verir. Ama beklediği gibi olmaz; Apollon ona geri dönmez, zaten diğer kadına da yetişemez… Bu, aslında faili aşk olan bir sadakatsizlik hikayesidir ve yitip giden iki kadının hikayesidir.
İçsel Boşluğun İhtişamla İmtihanı: İdealleştirilen Işık
Clytie’nin Güneş Tanrısı Apollon’a duyduğu tutku, nevrotik bir nesne sevgisinden öte, nesnenin yoğun biçimde idealleştirildiği ve benliğin varoluşsal bütünlüğünü sürdürebilmek için nesneye bağımlı kılındığı narsisistik bir ilişkilenme biçimidir. Kendi içsel boşluğunu ve yetersizlik hissini tolere etmek, belki de bunu katlanabilir kılmak için nesnenin gösterişine ve büyüleyiciliğine yansıtarak bunu başarır. Bu nedenle olsa gerek, Clytie'nin kendilik bütünlüğünü sağlayan ana kaynak Apollon'un ışığıdır. Kendisini yalnızca aşık olduğu adamla tanımlayan bir kadının varlığı, tamamen o ışığın devamlılığına bağlanmıştır…
Abhimāna: Kırılmış Sevgiden Doğan Asil Öfke
İhanet Clytie’ye o kadar ağır gelmiş ve benliğini derinden sarsmış olmalıdır ki bir başkasının ölümüne sebep olabilecek kadar cüretkar davranabilmiştir. Öfkesini direkt olarak nesneye (Apollon) yöneltemeyeceğinden, çünkü Apollon hem kendi içsel bütünlüğünün ana kaynağı hem de sevgisinin öznesidir, o öfke ve kırgınlığı, yaşadığı ihanetin ağır faturası olarak rakibe ya da başka bir bakış açısıyla kendi sevgi öznesinin tutku duyduğu diğer özneye yönlendirir. Böylece rakip ölecek ve sevgi nesnesi ona geri dönecektir; büyüsel inancı bu yöndedir. Bu hikayede ihanet, kırılmış bir sevgiden doğan asil bir öfke değil, yıkıcı bir varoluş savaşına dönmüştür.
Bir Bitkinin Anatomisinde Saklı Arkaik Ağıt
Aslında güneş gibi parıldayan altın yapraklarını cüretkarca açması bile güneşe bağlı kalmasının, yasına hâlâ derinden bağlı kalmasının ve kendisine verdiği zararın gizli bir gölgesiydi. Aynı zamanda gövdesinin kalın ve güçlü bir şekilde köklerini tutması, kırılganlığını gizlemenin en güvenli yoluydu… Clytie; yası devam eden, o yasın hiç bitmesini istemeyen, elinde tutkulu aşkından geriye yalnızca vedası kalmış kırılgan ve bağımlı biriydi. Ama dışarıdan hep çok güzel ve köklü göründü; kendisini güzelliği ve gücüyle gösterdi. Üstelik kopartılınca bile çift olmayı isteyecek, eşi olmadan hemen solup gidecek, yüzünü her daim eşine dönecek kadar sadıktı… Sadakatiyle vedaya meydan okuyordu. Yasa bile sadıktı; çünkü o tutkulu aşkından geriye sadece o yas kalmıştı.
Bu durum, kendisini yalnızca aşık olduğu adamla tanımlayan bir kadının, o adam gidince bile kendisini onun ışığıyla var etmesinin örneğiydi… Tutkuyla başlayan, bir zamanlar öznesi olduğu o sevginin artık yabancısı bile olamayan hüzünlü bir kadındı sadece. Bu aşkta yalnızca sevdiği adamı değil, benliğini de kaybetti. Artık güzeller güzeli bir su perisi değil; gövdesi toprağa sıkıca bağlanmış, yüzü güneş varsa gülen, yoksa boynu bükük bekleyen bir ayçiçeğiydi. En ağır bedeli özünü kaybederek ödemişti ama o hâlâ aşkının yasını tutacak kadar bağlıydı. Bir bitkiye dönerek yaşamıyla birlikte adeta zamanı dondurmuştur. Her seferinde yüzünü inatla güneşe dönmesi, şifayı güneşten almasının değil, yaraya bağlı kalmasının göstergesidir.
Teğet Geçen Ruhlar: Özün Sessiz İnfazı
Clytie ve Helianthus annuus hikâyesi, yitip giden iki kadının ve faili aşk olan bir sadakatsizliğin portresidir. Ayçiçeğinin yüzünü her daim eşine dönmesi ve ona olan sarsılmaz sadakati, dışarıdan romantik bir bağlılık gibi görünse de; psikolojik derinlikte özünü kaybetmiş, aşkından geriye kalan yegâne şeye (yasına) sığınmış ve yaralandığı kaynağa ömür boyu mahkûm kalmış bir ruhun sessiz çığlığıdır.
Belki de bu yüzden Helianthus annuus, sadece antik bir mitin değil; çağımızın da en sessiz çığlığıdır. Şifayı yaralandığı yerden bekleyen, kendi özerk benliğini inşa etmek yerine bir başkasının yörüngesinde kaybolmayı seçen her ruh, bu sarı yaprakların arasında kendi aksini görür. En büyük trajedi olarak birini kaybetmeyi görürüz oysa gidenin ardından onun gölgesinde yaşamayı seçerek kendimize teğet geçeriz ve kendi özüne teğet geçmek en büyük trajedimizdir aslında.
