Bir gün, sizi en çok yaralayan şeyin yaşadığınız acı değil, o acının cezasız kalması olduğunu fark edebilirsiniz. Çünkü insan ruhu, sandığımız kadar acıya değil; anlamsızlığa tahammül edemez (Frankl, 1963). Kaybetmek can yakar. Terk edilmek üzer. Aldatılmak, kandırılmak, dışlanmak insanın içinde derin izler bırakır. Ama bazen bütün bunlardan daha ağır gelen başka bir şey vardır: Haksızlık. Çünkü haksızlık yalnızca başımıza gelen kötü bir olay değildir. Aynı zamanda dünyaya dair kurduğumuz temel inançlara indirilen bir darbedir (Janoff-Bulman, 1992).
İnsan, farkında olmadan adil bir evrende yaşadığına inanmak ister. İyiliğin bir karşılığı olacağını, emeğin boşa gitmeyeceğini, kötülüğün bir bedeli olduğunu düşünür. Bu inanç yalnızca ahlaki değil, psikolojik bir ihtiyaçtır. Dünyanın tamamen rastlantısal ve kayıtsız olduğunu kabul etmek insan zihni için oldukça ürkütücüdür (Lerner, 1980).
İşte bu yüzden bazı yaralar diğerlerinden farklıdır. Çünkü onları açan şey yalnızca acı değil, adalet duygusunun kırılmasıdır. Peki, bazı insanlar neden daha kötüdür? Belki de cevap düşündüğümüz kadar karmaşık değildir.
Jung’a göre insan yalnızca ışığından değil, karanlığından da oluşur. Her insanın içinde görmek istemediği, bastırdığı ve inkâr ettiği bir gölge vardır. Kıskançlık, öfke, bencillik, güç arzusu ve yıkıcılık bu gölgenin parçalarıdır (Jung, 1959). Fakat insanı gerçekten tehlikeli yapan şey gölgesinin varlığı değil, onun farkında olmamasıdır.
Çünkü kişi kendi karanlığıyla yüzleşmediğinde, onu başkalarına yansıtır. Kendi açgözlülüğünü haklı çıkarır, kendi zalimliğini rasyonalize eder ve yaptığı kötülüğü sıradanlaştırır (Jung, 1959). Belki de bazı insanlar bu yüzden daha kötüdür. Daha fazla karanlığa sahip oldukları için değil; içlerindeki karanlığı tanımadıkları için. Jung’un sözleriyle, insan bilinçaltına çıkarmadığı şeyi kader olarak yaşar. Kendi gölgesini tanımayan kişi, sonunda başkalarının yarasına dönüşebilir (Jung, 1959).
Bazıları vicdanlarının sesini yeterince duyamaz. Bazıları kendi arzularını başkalarının haklarından daha değerli görür. Bazıları ise empatiyi bir erdem değil, zayıflık olarak algılar. Ahlaki gelişim ve empati kapasitesindeki farklılıklar, insanların başkalarına zarar verme eşiğini önemli ölçüde etkileyebilir (Kohlberg, 1984).
Onlar için önemli olan doğru olmak değil; kazanmaktır. Bu yüzden geride bıraktıkları kırgınlıkları, hayal kırıklıklarını ve ruhsal enkazı çoğu zaman fark etmezler. Ya da fark etseler bile önemsemezler. İşin en acı tarafı da budur. Haksızlık eden kişi çoğu zaman hayatına kaldığı yerden devam eder. Uyur. Güler. Yeni planlar yapar. Belki olanları çoktan unutmuştur bile. Ama haksızlığa uğrayan kişi unutamaz. Çünkü onun zihninde olay bitmez. Defalarca yeniden yaşanır. Farklı sonlarla tekrar tekrar oynanır. “Ben bunu hak etmedim?” “Neden bana yapıldı?” “Neden hiçbir şey olmamış gibi devam edebiliyor?” İnsan ruhunu tüketen şey çoğu zaman yaşadığı olaydan çok, bu soruların cevapsız kalmasıdır (Janoff-Bulman, 1992).
Çünkü adalet yarası diğer yaralara benzemez. Kabuk bağlamaz. Yıllar sonra bile beklenmedik bir anda yeniden sızlayabilir. Bir cümlede. Bir bakışta. Benzer bir hikâyede. Ya da gece sessizliğinde ansızın zihne düşen bir hatırada. Belki de adalet yarasının bu kadar derin olmasının nedeni yalnızca uğradığımız haksızlık değildir. Jung’un işaret ettiği gibi, kötülükle karşılaştığımızda insan doğasının karanlık yüzüyle de karşılaşırız. O anda yalnızca bir insana değil, insanın içinde var olan yıkıcılık potansiyeline tanıklık ederiz (Jung, 1959).
Bu yüzden bazı ihanetler yalnızca kalbimizi kırmaz; dünyaya dair masumiyetimizi de elimizden alır. Ve zaman geçtikçe insan şunu fark eder: Canını yakan şey yalnızca kötülük değildir. Kötülüğün karşılıksız kalmasıdır. Çünkü ruhumuz yalnızca sevgiye değil, adalete de ihtiyaç duyar.
Adalet olmadığında öfke donar. Hayal kırıklığı kök salar. Ve insanın dünyaya duyduğu güven yavaş yavaş aşınmaya başlar (Lerner, 1980). Ve sonunda insan şunu anlar: Bazı yaralar zamanla iyileşmez. Sadece onlarla yaşamayı öğreniriz. Çünkü adalet geciktiğinde acı derinleşir; adalet hiç gelmediğinde ise acı, insanın ruhunda ömür boyu taşıdığı sessiz bir yas haline dönüşür.

