“Saklanmak bir keyiftir; bulunamamak ise bir felakettir.” Donald W. Winnicott
Bazen bir ilişkinin bitişi yalnızca bir ayrılık değil, aynı zamanda hızla doldurulması gereken bir boşluk anlamına gelir. Bir ilişki sona erdiğinde, kısa süre içinde yeni bir ilişkiye başlamak, sürekli bir bağ arayışı içinde olmak ya da geçmişte kalan bir ilişkiye geri dönmeyi düşünmek, bu durumun farklı görünümleri olabilir. Dışarıdan bakıldığında bu tablo çoğu zaman “yanlış kişi seçimi” ya da “yalnız kalamama” şeklinde yorumlanır. Oysa daha yakından bakıldığında, bu davranışların arkasında kişinin yakınlıkla, yalnızlıkla ve kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkinin izleri görülebilir.
İlişkiler, insan yaşamının en temel bağ kurma alanlarından biridir. Sevilmek, görülmek, anlaşılmak ve bir başkası için anlamlı hissetmek, psikolojik açıdan önemli ihtiyaçlardır. Ancak bazı durumlarda ilişki kurma isteği, birini tanıma ve onunla karşılıklı bir bağ geliştirme arzusundan çok, tek başına kalmaktan kaçınma ihtiyacıyla iç içe geçebilir. Kişi yalnız kaldığında ortaya çıkan boşluk, değersizlik, yetersizlik ya da terk edilme korkusu gibi duygularla baş etmekte zorlanabilir. Böyle zamanlarda yeni bir ilişki, bu duyguları gerçekten ortadan kaldırmaktan çok, kişinin onları bir süre hissetmemesini sağlayan bir alana dönüşebilir.
Bu nedenle bir ilişkiden diğerine hızlıca geçmek her zaman yalnızca “çok sevmek” ya da “ilişki insanı olmak” ile açıklanamaz. Bazen kişi, bir ilişkinin yasını tutmadan yeni bir bağa yönelir. Bazen de eski bir ilişkiye geri dönme düşüncesi, gerçekten o kişiyi istemekten çok, bildik olan duygusal zemine dönme ihtiyacından beslenir. Eski bir ilişki, acı verici taraflarına rağmen aşina olunan bir alan sunar. Belirsiz bir gelecektense, daha önce yaşanmış bir hikâyeye geri dönmek daha güvenli görünebilir. Çünkü insan yalnızca kendisine iyi geleni değil, zaman zaman kendisine tanıdık geleni de arar.
Bu noktada yeni bir ilişki, her zaman tamamen yeni bir sayfa anlamına gelmeyebilir. Kişi, geçmişte yarım kalmış bir ilişki deneyimini farkında olmadan bir sonraki ilişkide tamamlamaya çalışabilir. Daha önce yeterince başaramadığı, sevilmediği ya da seçilmediği yerde, bu kez farklı bir sonla karşılaşmayı umut eder. Böylece yeni kurulan bağ, yalnızca yeni bir başlangıç değil, eski bir duygunun yeniden anlamlandırılmaya çalışıldığı bir alan haline gelebilir.
Günümüzde bu örüntünün daha hızlı görünür olduğu alanlardan biri de flört uygulamalarıdır. Bir ilişkinin ardından hemen yeni biriyle konuşabilmek, beğenilmek, eşleşmek ya da mesaj beklemek kısa süreli bir rahatlama sağlayabilir. Ancak kişi kendini sürekli yeni bir ihtimalin içinde tutuyor, tek başına kaldığı her anda bir başkasının ilgisine ihtiyaç duyuyorsa, burada mesele yalnızca tanışmak değil, içsel huzursuzluğu hızla yatıştırmak olabilir. Böylece ilişki arayışı, yeni birini gerçekten tanımaktan çok, kişinin yalnızlıkla ve eksiklik duygusuyla karşılaşmasını erteleyen bir tekrarın parçası haline gelebilir.
Mesafenin Psikolojik İşlevi
Dikkat çekici bir diğer örüntü ise bazı kişilerin fiziksel ya da duygusal olarak ulaşılması zor insanlara yönelmesidir. Bu kişiler bazen farklı şehirlerde ya da ülkelerde yaşar, bazen duygusal olarak mesafelidir, bazen de ilişkiye tam olarak dahil olmaz. İlk bakışta bu tür ilişkiler yoğun, romantik ve çekici görünebilir. Özellikle fiziksel mesafenin olduğu ilişkilerde özlem, bekleme ve kavuşma anları ilişkiye güçlü bir duygu yükleyebilir. Ancak bazı durumlarda mesafe, yalnızca ilişkinin koşulu değil, aynı zamanda ilişkinin sürmesini mümkün kılan psikolojik bir unsur haline gelir.
Fiziksel mesafe, ilişkinin gündelik gerçekliklerle karşılaşmasını sınırlar. Partnerin her gün hayatın içinde olmaması, ilişkinin daha çok hayal, beklenti ve zihinsel bir boyutta yaşanmasına neden olabilir. Kişi, karşısındaki insanla olduğu kadar, onun zihninde kurduğu haliyle de ilişki kurar. Bu durum idealizasyonu kolaylaştırır. Uzakta olan kişi, gündelik hayatın çatışmaları, sorumlulukları ve sıradanlıkları içinde daha az görünür olur. Böylece ilişki, gerçek bir temasın karmaşıklığından kısmen korunmuş olur.
Benzer bir durum, duygusal olarak ulaşılması zor kişilerle kurulan ilişkilerde de görülebilir. Net olmayan, zaman zaman yakınlaşıp zaman zaman uzaklaşan ya da duygusal olarak kapalı kişiler, kişide güçlü bir çekim yaratabilir. Bu çekim çoğu zaman yalnızca karşı tarafın özellikleriyle ilgili değildir. Ulaşılamayan kişi, bazen kişinin içinde zaten var olan eksiklik, bekleyiş ya da tamamlanmamışlık duygularını görünür kılar. Kişi bir yandan yakın olmayı isterken, diğer yandan gerçek temasın getirdiği kırılganlıktan kaçınabilir. Böylece ulaşılmaz olan kişi, hem bağ kurma arzusunu canlı tutar hem de tam temasın yaratabileceği kaygıdan koruyan bir mesafe sağlar.
Bu örüntü yalnızca romantik ilişkilerde değil, arkadaşlık ilişkilerinde de kendini gösterebilir. Kişi kendisine sürekli mesafeli davranan, ihtiyaç duyduğunda yanında olmayan ya da varlığı belirsiz hissettiren arkadaşlıklara tutunabilir. Görülmeyi ve önemsenmeyi beklemek, yalnızca sevgililik ilişkilerinde değil, dostluklarda da tekrar eden bir duygusal deneyime dönüşebilir. Bu nedenle mesele çoğu zaman belirli bir ilişki türünden çok, kişinin bağ kurarken kendini nasıl konumlandırdığıyla ilgilidir.
Winnicott’un “saklanmak” ve “bulunmak” arasındaki gerilimi anlatan sözü de bu noktada anlam kazanır. İnsan bazen görülmek ister ama tamamen görülmekten de kaygı duyar. Yakınlık, yalnızca sevgi ve güven değil, aynı zamanda açılma, incinme ve reddedilme ihtimalini de içerir. Bu nedenle bazı insanlar için mesafe, ilişkinin önündeki engel olmaktan çok, ilişkiyi katlanılabilir kılan bir sınır işlevi görebilir.
Psikanalitik bakış açısına göre bireyler yalnızca kendilerine iyi geleni değil, aşina olduklarını da arama eğilimindedir. Erken dönem ilişki deneyimleri, yetişkinlikte kurulan bağların biçimini etkileyebilir. Eğer kişi geçmişte sevgiye ulaşmak için beklemek, çabalamak ya da belirsizliğe katlanmak zorunda kaldıysa, yetişkinlikte de benzer duygusal düzeneklere çekilebilir. Bu durumda mesafe ve ulaşamama hali yalnızca acı veren bir deneyim değil, aynı zamanda bildik bir ilişki biçimi haline gelir.
Döngüyü Fark Etmek
Sürekli ilişki içinde olma ihtiyacı ile ulaşılması zor kişilere yönelme eğilimi, ilk bakışta birbirinden farklı görünebilir. Ancak her ikisi de kişinin yalnızlıkla ve yakınlıkla kurduğu ilişkiye dair önemli ipuçları taşır. Bir ilişki, kişinin içsel boşluğunu tamamen kapatmak için kurulduğunda ya da mesafe sayesinde sürdürülebildiğinde, bağ kurma deneyimi tekrar eden bir ilişki örüntüsüne dönüşebilir.
Bazen mesele doğru kişiyi bulamamak değildir. Bazen mesele, yakınlığı nasıl yaşadığımız, yalnızlığı nasıl taşıdığımız ve kendimizle karşılaşmaya ne kadar hazır olduğumuzdur. Çünkü gerçek bir ilişki yalnızca bir başkasına yaklaşmayı değil, aynı zamanda kişinin kendi iç dünyasına da yaklaşmasını gerektirir. Ulaşılması zor olana duyulan çekimi fark etmek ise bu tekrar eden yapıyı anlamanın ilk adımı olabilir.


