Andrey Tarkovski’nin 1972 yapımı Solaris filmi, bilimkurgu anlatısının sınırlarını aşarak insanın bilinçdışı süreçleri, kayıp deneyimi, suçluluk duygusu ve benlik algısı üzerine derinlikli bir sorgulama sunmaktadır. Filmde psikolog Kris Kelvin’in Solaris gezegeninde ölen eşi Hari ile yeniden karşılaşması, yalnızca fantastik bir olay değil; yasın tamamlanamaması, bastırılmış çatışmaların geri dönüşü ve arzu nesnesinin yeniden inşası bağlamında incelenebilecek bir deneyimdir. Bu makale, Solaris filmini Freud’un yas ve melankoli, tekinsizlik ve tekrar zorlantısı kavramları ile Lacan’ın imgesel özdeşleşme ve arzu kuramı çerçevesinde yorumlamayı amaçlamaktadır.
İnsan Neden Kendinden Kaçamaz?
İnsanlık tarihinin en eski arzularından biri bilinmeyeni keşfetmektir. Ancak bu keşif arzusunun altında başka bir mesele gizleniyor olabilir: İnsan, dış dünyayı anlamaya çalışırken kendi iç dünyasıyla karşılaşmaya ne ölçüde hazırdır? Tarkovski’nin Solaris filmi tam da bu sorunun etrafında şekillenir. Filmde psikolog Kris Kelvin, Solaris gezegeninin yörüngesindeki uzay istasyonunda yaşanan olağan dışı olayları araştırmak üzere görevlendirilir. Ancak istasyonda karşılaştığı durum, bilimsel yöntemlerle açıklayabileceği bir olgunun ötesindedir. Solaris’in gizemli okyanusu, insanların anılarından ve zihinsel içeriklerinden beslenerek geçmişlerinden figürleri fiziksel biçimde yeniden üretmektedir. Kelvin’in karşısına ise yıllar önce intihar ederek yaşamını kaybeden eşi Hari çıkar. Bu karşılaşma, kaybedilmiş bir nesnenin geri dönüşünden fazlasını temsil eder. Hari’nin yeniden ortaya çıkması, Kelvin’in geçmişiyle kurduğu ilişkiyi ve suçluluk duygusunu görünür kılar. Buradaki temel soru şudur: İnsan kaybettiği kişiyi mi özler, yoksa o kişinin kendi ruhsal dünyasında bıraktığı temsili mi?
Freud’un Yas ve Melankoli Kuramı: Kaybedilen Nesnenin Ruhsal Varlığı
Freud (1917), Yas ve Melankoli çalışmasında kayıp sonrasında gelişen iki farklı ruhsal işleyişi tartışır. Yas sürecinde birey, kaybedilen sevgi nesnesinin artık dış dünyada bulunmadığı gerçeğiyle aşamalı olarak yüzleşir. Melankolide ise kayıp, benlik değerinin azalması, kendini suçlama ve kaybedilen nesneyle özdeşleşme gibi süreçlerle iç içe geçebilir. Kelvin’in Hari ile karşılaşması bu ayrım üzerinden değerlendirildiğinde önemli bir mesele ortaya çıkar. Kelvin yalnızca eşini kaybetmiş değildir. Aynı zamanda onun ölümüyle ilişkili çözülmemiş suçluluk duyguları taşımaktadır. Solaris, Kelvin’e kaybettiği kişiyle yeniden karşılaşma olanağı verirken kaybın ruhsal olarak işlenmesini de karmaşıklaştırır. Çünkü Hari’nin geri dönüşü, ölüm gerçeğinin ortadan kalkması anlamına gelmez. Karşısındaki kişi, geçmişteki Hari ile aynı bedensel görünümü taşımaktadır; ancak onun geçmişi, belleği ve varoluşu farklıdır. Bu noktada film, yas sürecinin temel gerilimlerinden birini görünür kılar: Kaybedilen kişi geri dönebilse bile kayıptan önceki ilişki gerçekten yeniden kurulabilir mi?
Tekinsizlik: Tanıdık Olanın Yabancılaşması Freud’un (1919) Tekinsiz kavramı, Solaris’in atmosferini anlamak açısından oldukça işlevseldir. Tekinsizlik yalnızca yabancı veya korkutucu bir nesneyle karşılaşmaktan kaynaklanmaz. Bazen en güçlü tekinsizlik deneyimi, son derece tanıdık bir şeyin beklenmedik ve açıklanamaz biçimde geri dönmesiyle ortaya çıkar. Hari, Kelvin için hem tanıdıktır hem de yabancıdır. Görünüşü ve yakınlığı geçmişteki ilişkiyi çağrıştırırken varoluşunun koşulları bu tanıdıklığı bozar. Kelvin, sevdiği kadına yeniden kavuşmanın rahatlığını yaşamak yerine gerçekliğin sınırlarını sorgulamaya başlar. İlk karşılaşmalarında Hari’yi bir uzay kapsülüyle uzaklaştırmaya çalışması da bu çift yönlü çatışma üzerinden yorumlanabilir. Bir tarafta kaybedilmiş nesneye duyulan özlem, diğer tarafta onun geri dönüşünün yarattığı tehdit vardır. Bu nedenle Solaris, bilinçdışının yalnızca arzu edilen imgeleri değil, karşılaşılmasından kaçınılan çatışmaları da görünür kıldığı bir anlatı olarak okunabilir.
Lacan’ın Ayna Evresi: Hari Kimin Yansımasıdır?
Lacan’ın ayna evresi kuramında öznenin benlik bütünlüğünü kurma süreci, kendi imgesiyle ve dışarıdan gelen tanımlamalarla kurduğu ilişki üzerinden tartışılır. Solaris filminde ise farklı fakat bu kuramla ilişkilendirilebilecek bir problem ortaya çıkar. Hari, kendi varlığını tanımlamak için başlangıçta Kelvin’e bağımlıdır. Kim olduğunu, geçmişini ve nasıl bir insan olduğunu anlamlandırmaya çalışırken büyük ölçüde Kelvin’in zihninde taşıdığı Hari temsiliyle karşı karşıya kalır. Bu durum, öznenin başkasının arzusunda nasıl konumlandığı sorusunu gündeme getirir. Hari, kendi başına bir özne midir, yoksa Kelvin’in kayıp nesnesine yönelik arzusunun cisimleşmiş hâli midir? Filmin ilerleyen sahnelerinde Hari’nin korku, acı, özlem ve kendilik farkındalığı geliştirmesi, onu yalnızca Kelvin’in zihinsel yansıması olarak değerlendirmeyi yetersiz bırakır. Hari artık yalnızca hatırlanan kişi değildir. Kendisinin nasıl ve neden var olduğu üzerine düşünen bir varlık hâline gelmektedir. Burada Lacan’ın ayna evresinden hareketle kurulabilecek önemli bir tartışma vardır: İnsan kendisini başkasının bakışında tanıdığında, o bakışın sınırlarından ne ölçüde bağımsızlaşabilir?
Tekrar Zorlantısı: Geçmişi Değiştirme Arzusunun Çıkmazı
Freud’un (1920) tekrar zorlantısı kavramı, bireyin geçmişteki acı verici deneyimlerle ilişkili örüntüleri neden yeniden yaşayabildiğini tartışmaya açar. Kelvin’in Solaris’te yaşadığı deneyim, bu kavramla ilişkilendirilebilir. Hari’nin yeniden ortaya çıkması, geçmişte tamamlanmamış bir ilişkinin farklı koşullar altında tekrar kurulmasına olanak sağlar. Ancak bu kez Kelvin, daha önce gerçekleştiremediği şeyleri yapabilecekmiş gibi görünmektedir. Hari’yi koruyabilir, yanında kalabilir ve geçmişteki davranışlarının sonuçlarını değiştirebilir. Bununla birlikte yeniden karşılaşma, geçmişin değiştirilmesi anlamına gelmez. Kelvin’in suçluluk duygusu, yeni ilişkinin içinde de yaşamaya devam eder. Bu nedenle filmdeki tekrar, yalnızca kayıp deneyiminin yinelenmesi değildir. Aynı zamanda geçmişi onarma arzusunun sınırlarıyla karşılaşmadır. Psikanalitik açıdan burada önemli olan, Kelvin’in Hari’yi yeniden kazanıp kazanmadığından çok, geçmişi artık değiştiremeyeceğini kabul edip edemeyeceğidir.
Solaris Okyanusu: Bilinçdışının Bir Metaforu Olarak Gezegen Solaris gezegeninin okyanusu, filmin en güçlü sembolik unsurlarından biridir. Okyanus, insan zihnindeki anıları, korkuları ve arzuları görünür varlıklara dönüştüren, ancak kendisi tam olarak anlaşılamayan bir yapı olarak karşımıza çıkar. Bu yönüyle bilinçdışına ilişkin bir metafor olarak yorumlanabilir. Ancak bu yorumun sınırını da belirtmek gerekir: Solaris’in okyanusu, film evreninde yalnızca Kelvin’in psişik yaşamının bir uzantısı değildir. İnsan dışı, bağımsız ve ne amaçladığı anlaşılamayan bir varoluş biçimidir. Dolayısıyla okyanusu doğrudan bilinçdışıyla özdeşleştirmek yerine, bilinçdışının anlaşılması ve temsil edilmesi problemine ilişkin bir metafor olarak değerlendirmek daha yerinde olacaktır. Filmin önemli bir ironisi burada ortaya çıkar. İnsanlar Solaris’i araştırmaya giderken Solaris de onları gözlemliyor görünmektedir. Dış dünyayı nesneleştirmek isteyen insan, bu kez kendi iç dünyasının incelenen nesnesine dönüşür.
Son Sahne: Eve Dönüş mü, Ruhsal Bir Yanılsama mı?
Filmin son bölümünde Kelvin’in babasının evine dönmüş gibi görünmesi, anlatının en önemli kırılmalarından biridir. Kelvin, babasının önünde diz çöker ve ona sarılır. Ancak kamera uzaklaştığında evin Dünya’da değil, Solaris okyanusunun ortasındaki bir adada bulunduğu anlaşılır. Bu görüntü, yalnızca mekânsal bir yanılsama değildir. Psikanalitik bir okumada ev, ilk aidiyet ilişkilerini, geçmişe duyulan özlemi ve ruhsal güvenlik arayışını çağrıştırabilir. Babanın karşısında diz çökmek ise bağışlanma isteği, suçluluk duygusu ve yeniden kabul edilme arzusuyla ilişkilendirilebilir. Burada iki farklı yorum mümkündür. Birinci yorumda Kelvin, kayıp ve suçluluk duygusuyla yüzleşmek yerine kendi geçmişinin yeniden oluşturulmuş imgelerine sığınmaktadır. İkinci yorumda ise bu sahne, geçmişin değiştirilemeyeceğinin kabulü ve insanın kökenleriyle yeniden ilişki kurma arzusunun sembolik bir ifadesidir. Filmin gücü, bu iki yorumu kesin biçimde birbirinden ayırmamasıdır. Kelvin gerçekten evine dönmemiştir. Fakat ruhsal açıdan asıl soru, onun artık ev dediği yere dönüp dönemeyeceğidir.
Sonuç: İnsan Evreni Keşfederken Kendisiyle Karşılaşır
Solaris, kayıp, sevgi, suçluluk ve özdeşleşme süreçlerini bilimkurgu anlatısı içerisinde ele alan çok katmanlı bir filmdir. Freud’un yas ve melankoli, tekinsizlik ve tekrar zorlantısı kavramları, Kelvin’in Hari ile karşılaşmasının ruhsal boyutlarını yorumlamak için önemli bir çerçeve sunmaktadır. Lacan’ın benlik ve arzu anlayışı ise Hari’nin bir başkasının belleğinden doğan varlığını tartışmaya açmaktadır. Ancak Solaris yalnızca geçmişin geri dönüşünü anlatmaz. Geçmiş geri döndüğünde bile onunla aynı ilişkiyi kurmanın mümkün olup olmadığını sorgular. Kelvin’in yolculuğunda uzay, başka bir dünyaya ulaşmanın mekânı olmaktan çıkar; kişinin kendi kaybıyla karşılaştığı bir alana dönüşür. Belki de filmin en sarsıcı sorusu şudur:
Bir insanı yeniden görmek, onu gerçekten yeniden bulmak anlamına gelir mi?
Ve insan kaybettiklerini geri getirebilseydi, gerçekten iyileşir miydi; yoksa yas tutabilme olanağını da mı kaybederdi?
Kaynakça
- Andrey Tarkovski'nin 1972 yapımı Solaris filmi, bilimkurgu anlatısının sınırlarını aşarak insanın bilinçdışı süreçleri, kayıp deneyimi, suçluluk duygusu ve benlik algısı üzerine derinlikli bir sorgulama sunmaktadır. Filmde psikolog Kris Kelvin'in Solaris gezegeninde ölen eşi Hari ile yeniden karşılaşması, yalnızca fantastik bir olay değil; yasın tamamlanamaması, bastırılmış çatışmaların geri dönüşü ve arzu nesnesinin yeniden inşası bağlamında incelenebilecek bir deneyimdir. Bu makale, Solaris filmini Freud'un yas ve melankoli, tekinsizlik ve tekrar zorlantısı kavramları ile Lacan'ın imgesel özdeşleşme ve arzu kuramı çerçevesinde yorumlamayı amaçlamaktadır. 1. Giriş: İnsan Neden Kendinden Kaçamaz? İnsanlık tarihinin en eski arzularından biri bilinmeyeni keşfetmektir. Ancak bu keşif arzusunun altında başka bir mesele gizleniyor olabilir: İnsan, dış dünyayı anlamaya çalışırken kendi iç dünyasıyla karşılaşmaya ne ölçüde hazırdır? Tarkovski'nin Solaris filmi tam da bu sorunun etrafında şekillenir. Filmde psikolog Kris Kelvin, Solaris gezegeninin yörüngesindeki uzay istasyonunda yaşanan olağan dışı olayları araştırmak üzere görevlendirilir. Ancak istasyonda karşılaştığı durum, bilimsel yöntemlerle açıklayabileceği bir olgunun ötesindedir. Solaris'in gizemli okyanusu, insanların anılarından ve zihinsel içeriklerinden beslenerek geçmişlerinden figürleri fiziksel biçimde yeniden üretmektedir. Kelvin'in karşısına ise yıllar önce intihar ederek yaşamını kaybeden eşi Hari çıkar. Bu karşılaşma, kaybedilmiş bir nesnenin geri dönüşünden fazlasını temsil eder. Hari'nin yeniden ortaya çıkması, Kelvin'in geçmişiyle kurduğu ilişkiyi ve suçluluk duygusunu görünür kılar. Buradaki temel soru şudur: İnsan kaybettiği kişiyi mi özler, yoksa o kişinin kendi ruhsal dünyasında bıraktığı temsili mi? 2. Freud'un Yas ve Melankoli Kuramı: Kaybedilen Nesnenin Ruhsal Varlığı
- Freud (1917), Yas ve Melankoli çalışmasında kayıp sonrasında gelişen iki farklı ruhsal işleyişi tartışır. Yas sürecinde birey, kaybedilen sevgi nesnesinin artık dış dünyada bulunmadığı gerçeğiyle aşamalı olarak yüzleşir. Melankolide ise kayıp, benlik değerinin azalması, kendini suçlama ve kaybedilen nesneyle özdeşleşme gibi süreçlerle iç içe geçebilir. Kelvin'in Hari ile karşılaşması bu ayrım üzerinden değerlendirildiğinde önemli bir mesele ortaya çıkar. Kelvin yalnızca eşini kaybetmiş değildir. Aynı zamanda onun ölümüyle ilişkili çözülmemiş suçluluk duyguları taşımaktadır. Solaris, Kelvin'e kaybettiği kişiyle yeniden karşılaşma olanağı verirken kaybın ruhsal olarak işlenmesini de karmaşıklaştırır. Çünkü Hari'nin geri dönüşü, ölüm gerçeğinin ortadan kalkması anlamına gelmez. Karşısındaki kişi, geçmişteki Hari ile aynı bedensel görünümü taşımaktadır; ancak onun geçmişi, belleği ve varoluşu farklıdır. Bu noktada film, yas sürecinin temel gerilimlerinden birini görünür kılar: Kaybedilen kişi geri dönebilse bile kayıptan önceki ilişki gerçekten yeniden kurulabilir mi? 3. Tekinsizlik: Tanıdık Olanın Yabancılaşması
- Freud'un (1919) Tekinsiz kavramı, Solaris'in atmosferini anlamak açısından oldukça işlevseldir. Tekinsizlik yalnızca yabancı veya korkutucu bir nesneyle karşılaşmaktan kaynaklanmaz. Bazen en güçlü tekinsizlik deneyimi, son derece tanıdık bir şeyin beklenmedik ve açıklanamaz biçimde geri dönmesiyle ortaya çıkar. Hari, Kelvin için hem tanıdıktır hem de yabancıdır. Görünüşü ve yakınlığı geçmişteki ilişkiyi çağrıştırırken varoluşunun koşulları bu tanıdıklığı bozar. Kelvin, sevdiği kadına yeniden kavuşmanın rahatlığını yaşamak yerine gerçekliğin sınırlarını sorgulamaya başlar. İlk karşılaşmalarında Hari'yi bir uzay kapsülüyle uzaklaştırmaya çalışması da bu çift yönlü çatışma üzerinden yorumlanabilir. Bir tarafta kaybedilmiş nesneye duyulan özlem, diğer tarafta onun geri dönüşünün yarattığı tehdit vardır. Bu nedenle Solaris, bilinçdışının yalnızca arzu edilen imgeleri değil, karşılaşılmasından kaçınılan çatışmaları da görünür kıldığı bir anlatı olarak okunabilir. 4. Lacan'ın Ayna Evresi: Hari Kimin Yansımasıdır? Lacan'ın ayna evresi kuramında öznenin benlik bütünlüğünü kurma süreci, kendi imgesiyle ve dışarıdan gelen tanımlamalarla kurduğu ilişki üzerinden tartışılır. Solaris filminde ise farklı fakat bu kuramla ilişkilendirilebilecek bir problem ortaya çıkar. Hari, kendi varlığını tanımlamak için başlangıçta Kelvin'e bağımlıdır. Kim olduğunu, geçmişini ve nasıl bir insan olduğunu anlamlandırmaya çalışırken büyük ölçüde Kelvin'in zihninde taşıdığı Hari temsiliyle karşı karşıya kalır. Bu durum, öznenin başkasının arzusunda nasıl konumlandığı sorusunu gündeme getirir. Hari, kendi başına bir özne midir, yoksa Kelvin'in kayıp nesnesine yönelik arzusunun cisimleşmiş hâli midir? Filmin ilerleyen sahnelerinde Hari'nin korku, acı, özlem ve kendilik farkındalığı geliştirmesi, onu yalnızca Kelvin'in zihinsel yansıması olarak değerlendirmeyi yetersiz bırakır. Hari artık yalnızca hatırlanan kişi değildir. Kendisinin nasıl ve neden var olduğu üzerine düşünen bir varlık hâline gelmektedir. Burada Lacan'ın ayna evresinden hareketle kurulabilecek önemli bir tartışma vardır: İnsan kendisini başkasının bakışında tanıdığında, o bakışın sınırlarından ne ölçüde bağımsızlaşabilir? 5. Tekrar Zorlantısı: Geçmişi Değiştirme Arzusunun Çıkmazı
- Freud'un (1920) tekrar zorlantısı kavramı, bireyin geçmişteki acı verici deneyimlerle ilişkili örüntüleri neden yeniden yaşayabildiğini tartışmaya açar. Kelvin'in Solaris'te yaşadığı deneyim, bu kavramla ilişkilendirilebilir. Hari'nin yeniden ortaya çıkması, geçmişte tamamlanmamış bir ilişkinin farklı koşullar altında tekrar kurulmasına olanak sağlar. Ancak bu kez Kelvin, daha önce gerçekleştiremediği şeyleri yapabilecekmiş gibi görünmektedir. Hari'yi koruyabilir, yanında kalabilir ve geçmişteki davranışlarının sonuçlarını değiştirebilir. Bununla birlikte yeniden karşılaşma, geçmişin değiştirilmesi anlamına gelmez. Kelvin'in suçluluk duygusu, yeni ilişkinin içinde de yaşamaya devam eder. Bu nedenle filmdeki tekrar, yalnızca kayıp deneyiminin yinelenmesi değildir. Aynı zamanda geçmişi onarma arzusunun sınırlarıyla karşılaşmadır. Psikanalitik açıdan burada önemli olan, Kelvin'in Hari'yi yeniden kazanıp kazanmadığından çok, geçmişi artık değiştiremeyeceğini kabul edip edemeyeceğidir. 6. Solaris Okyanusu: Bilinçdışının Bir Metaforu Olarak Gezegen Solaris gezegeninin okyanusu, filmin en güçlü sembolik unsurlarından biridir. Okyanus, insan zihnindeki anıları, korkuları ve arzuları görünür varlıklara dönüştüren, ancak kendisi tam olarak anlaşılamayan bir yapı olarak karşımıza çıkar. Bu yönüyle bilinçdışına ilişkin bir metafor olarak yorumlanabilir. Ancak bu yorumun sınırını da belirtmek gerekir: Solaris'in okyanusu, film evreninde yalnızca Kelvin'in psişik yaşamının bir uzantısı değildir. İnsan dışı, bağımsız ve ne amaçladığı anlaşılamayan bir varoluş biçimidir. Dolayısıyla okyanusu doğrudan bilinçdışıyla özdeşleştirmek yerine, bilinçdışının anlaşılması ve temsil edilmesi problemine ilişkin bir metafor olarak değerlendirmek daha yerinde olacaktır. Filmin önemli bir ironisi burada ortaya çıkar. İnsanlar Solaris'i araştırmaya giderken Solaris de onları gözlemliyor görünmektedir. Dış dünyayı nesneleştirmek isteyen insan, bu kez kendi iç dünyasının incelenen nesnesine dönüşür. 7. Son Sahne: Eve Dönüş mü, Ruhsal Bir Yanılsama mı? Filmin son bölümünde Kelvin'in babasının evine dönmüş gibi görünmesi, anlatının en önemli kırılmalarından biridir. Kelvin, babasının önünde diz çöker ve ona sarılır. Ancak kamera uzaklaştığında evin Dünya'da değil, Solaris okyanusunun ortasındaki bir adada bulunduğu anlaşılır. Bu görüntü, yalnızca mekânsal bir yanılsama değildir. Psikanalitik bir okumada ev, ilk aidiyet ilişkilerini, geçmişe duyulan özlemi ve ruhsal güvenlik arayışını çağrıştırabilir. Babanın karşısında diz çökmek ise bağışlanma isteği, suçluluk duygusu ve yeniden kabul edilme arzusuyla ilişkilendirilebilir. Burada iki farklı yorum mümkündür. Birinci yorumda Kelvin, kayıp ve suçluluk duygusuyla yüzleşmek yerine kendi geçmişinin yeniden oluşturulmuş imgelerine sığınmaktadır. İkinci yorumda ise bu sahne, geçmişin değiştirilemeyeceğinin kabulü ve insanın kökenleriyle yeniden ilişki kurma arzusunun sembolik bir ifadesidir. Filmin gücü, bu iki yorumu kesin biçimde birbirinden ayırmamasıdır. Kelvin gerçekten evine dönmemiştir. Fakat ruhsal açıdan asıl soru, onun artık ev dediği yere dönüp dönemeyeceğidir. Sonuç: İnsan Evreni Keşfederken Kendisiyle Karşılaşır Solaris, kayıp, sevgi, suçluluk ve özdeşleşme süreçlerini bilimkurgu anlatısı içerisinde ele alan çok katmanlı bir filmdir. Freud'un yas ve melankoli, tekinsizlik ve tekrar zorlantısı kavramları, Kelvin'in Hari ile karşılaşmasının ruhsal boyutlarını yorumlamak için önemli bir çerçeve sunmaktadır. Lacan'ın benlik ve arzu anlayışı ise Hari'nin bir başkasının belleğinden doğan varlığını tartışmaya açmaktadır. Ancak Solaris yalnızca geçmişin geri dönüşünü anlatmaz. Geçmiş geri döndüğünde bile onunla aynı ilişkiyi kurmanın mümkün olup olmadığını sorgular. Kelvin'in yolculuğunda uzay, başka bir dünyaya ulaşmanın mekânı olmaktan çıkar; kişinin kendi kaybıyla karşılaştığı bir alana dönüşür. Belki de filmin en sarsıcı sorusu şudur: Bir insanı yeniden görmek, onu gerçekten yeniden bulmak anlamına gelir mi? Ve insan kaybettiklerini geri getirebilseydi, gerçekten iyileşir miydi; yoksa yas tutabilme olanağını da mı kaybederdi? Kaynakça
- Freud, S. (1917). Mourning and melancholia. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 14, 237–258.
- Freud, S. (1919). The uncanny. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, 17, 217–256.
- Freud, S. (1920). Beyond the pleasure principle. International Psycho-Analytical Press.
- Lacan, J. (2006). The mirror stage as formative of the I function as revealed in psychoanalytic experience. In B. Fink (Trans.), Écrits: The first complete edition in English (pp. 75–81). W. W. Norton. (Original work presented 1949)
- Lem, S. (1961). Solaris. Wydawnictwo Ministerstwa Obrony Narodowej.
- Tarkovsky, A. (Director). (1972). Solaris [Film]. Mosfilm.
- Lopate, P. (2011). Solaris: Inner space. The Criterion Collection.

