Ev… Winnicottçı bir söylemle konuşacak olursam, başlangıç noktamız. Klinik pratiğimde de çoğu zaman başlangıç noktası olarak evi referans alırım. Çünkü ev, bütün belirlenmişliklerimizin tanığı, tarihçisi ve kimliğimizin sessiz koruyucusudur.
Psikanalitik düzlemde ev, yalnızca yaşadığımız bir yer değildir. Anne rahminden sonra bedenimizi ve benliğimizi deneyimlediğimiz ilk mekândır. Belleğimizin ilk kabı, iç dünya ile dış dünya arasında kurulan ilk sınır ve ilk sığınaktır.
İnsan önce evin içinde dünyaya gelir, sonra dünyanın içine çıkar. Kendisini, ötekini ve ilişkiyi ilk kez burada deneyimler. Görülmeyi, duyulmayı, beklemeyi, özlemeyi, sakinleşmeyi ya da korkmayı öğrenir. Bu nedenle ev, yalnızca bir mekân değil; ruhsal yaşamımızın ilk sahnesidir.
Belki de bu yüzden evlerle kurduğumuz ilişki hiçbir zaman yalnızca mekânsal değildir. Çünkü ev, içinde yaşadığımız yerden çok, içinde oluştuğumuz yerdir.
Doğduğumuz ev, yaşam boyunca deneyimleyeceğimiz pek çok evden daha fazla iz bırakır. Çünkü erken dönemde ruhumuzun derisi incedir. Çevremizde olup biteni, ışığı, sesi, kokuyu, atmosferi ve ilişkileri filtresiz biçimde içimize alırız. O yıllarda yaşananlar yalnızca hatıra olarak kalmaz; dünyayı algılayış biçimimizin de bir parçası hâline gelir.
Bu nedenle yıllar sonra çocukluk evimizi düşündüğümüzde yalnızca bir binayı hatırlamayız. Bir koridoru, pencereye düşen ışığı, mutfaktan gelen sesi, kapıların açılıp kapanışını ya da evde hüküm süren sessizliği de hatırlarız. Bazen hatırladığımız şey bir görüntü değil, bir duygudur. Hatta kimi zaman neyi hatırladığımızı bile bilmeyiz; yalnızca içimizde tanıdık bir his belirir.
Fernand Deligny’nin sözünü ettiği “alan duyusu” tam da burada anlam kazanır. Mekânlar sadece içinde bulunduğumuz yerler değildir; belleğimizin izlerini taşıyan alanlardır. Bir yerden bize kalan izler, o mekânı özel kılar. Daha da önemlisi, o mekânda kim olduğumuza dair sessiz bir kayıt tutar.
Gaston Bachelard, doğduğumuz evin yaşamanın hiyerarşilerini içimize kazıdığını söyler. Gerçekten de ev, yalnızca anılarımızın değil, ruhsal örgütlenmemizin de bir parçasıdır. Nasıl sevileceğimizi, nasıl yalnız kalacağımızı, nasıl korunacağımızı ya da nasıl tetikte olacağımızı ilk kez orada öğreniriz. Bu yüzden çocukluk evi yalnızca geçmişte kalan bir mekân değil, bugün hâlâ içimizde yaşamaya devam eden bir deneyimdir.
Alberto Eiguer’in de evi “ruhsal bir örgütleyici” olarak tanımlaması da bu nedenle anlamlıdır. Evimizi yalnızca ihtiyaçlarımız için kurmayız; onu farkında olmadan kendimize benzetiriz. Evlerimizin sınırları, açıklıkları, düzeni ya da karmaşası çoğu zaman iç dünyamızın da izlerini taşır. Bazen bir insanın yaşadığı mekânı dinlemek, onun hikâyesini dinlemek kadar çok şey anlatır.
Mekânla kurduğumuz ilişki yalnızca varoluşumuzu değil, kayıplarımızı da içinde taşır. Nasıl ki yaşamımızın mekânları varsa, yitirdiklerimizin ve geride bıraktığımız benliklerimizin de mekânları vardır. Bazı evler çocukluğumuzu saklar, bazıları bir ayrılığı, bazıları ise artık geri dönülmesi mümkün olmayan bir zamanı.
Piera Aulagnier’nin “piktogram” kavramı, evle kurduğumuz bu bağı anlamak için önemli bir kapı aralar. Henüz sözcüklerin olmadığı bir dönemde oluşan ilk ruhsal izlerden söz eder Aulagnier. Ev de çoğu zaman bu izlerin yerleştiği ilk zemindir. Çocuklukta yaşanan ilişkiler, duygular ve deneyimler yalnızca zihne değil, mekâna da siner. Bu yüzden bazen bir koku, bir ses ya da bir ışık kırılması bizi yıllar öncesine götürebilir.
Bazılarımız kök salmak ister. Bir yere ait olmayı, yerleşmeyi ve kalmayı arzular. Bazılarımız ise kaplumbağa gibi evini sırtında taşır; hareket hâlinde olmayı, gitmeyi, yeniden başlamayı seçer. Ancak bu farklı yönelimlerin hiçbiri ilk ev deneyimimizden bağımsız değildir. Çünkü evle kurduğumuz ilişki yalnızca mekânla kurduğumuz ilişki değildir; aynı zamanda o evin içinde kendimizle ve ötekilerle kurduğumuz ilişkinin devamıdır.
Bir yazarın dediği gibi, annelerin öleceğini biliriz de evlerin öleceğini bilmeyiz. Oysa evler de yıkılır, terk edilir, satılır ve dönüşür. Ama içimizdeki ev yaşamaya devam eder. Belki de bunun nedeni, evlerin yalnızca taş ve betondan oluşmamasıdır. Onlar aynı zamanda deneyimlerimizin, ilişkilerimizin ve ruhsal tarihimizin taşıyıcı kolonlarıdır.
Özetle ev, fiziksel bir mülkiyetten çok daha fazlasıdır. İnsanın kendi içine yerleşme çabasının dış dünyadaki karşılığıdır. Belki de bu yüzden hayat boyu yalnızca bir ev aramayız; kendimizi ilk kez deneyimlediğimiz o ruhsal mekânın izini süreriz. Bazılarımız bunu kök salarak, bazılarımız evini sırtında taşıyarak yapar. Ama hangi yolu seçersek seçelim, peşinden gittiğimiz şey yalnızca bir ev değil; o evin içinde şekillenen benliğimizdir.


