İNSAN ALGISINA PLATON’UN MAĞARA ALEGORİSİ ÜZERİNDEN SOSYAL PSİKOLOJİK BİR BAKIŞ
Bir mağarada olduğunuzu düşünün. Üç kişiyle birlikte, yüzünüzü bir duvara dönük biçimde zincirlenmişsiniz. Arkanızda bir duvar, onun ardında ise sürekli yanan bir ateş bulunuyor. Ateş ile sizin aranızda bazı insanlar çeşitli nesneler taşıyor ve bu nesnelerin gölgeleri önünüzdeki duvara yansıyor. Hayatınız boyunca gördüğünüz tek gerçeklik bu gölgelerden ibaret. Bir gün zincirlerinizden kurtulduğunuzu varsayalım. Ayağa kalkıyor, arkanızı dönüyor ve yıllardır izlediğiniz gölgelerin nasıl meydana geldiğini fark ediyorsunuz. Ardından mağaranın dışına çıkıyor ve daha önce hiç karşılaşmadığınız bir gerçeklikle yüzleşiyorsunuz. Başlangıçta gözleriniz ışığa alışmakta zorlanıyor; ancak zaman içerisinde dış dünyayı görmeye başlıyorsunuz. Daha sonra mağaraya geri dönerek arkadaşlarınıza gördüklerinizi anlatmak istiyorsunuz. Fakat onlar size inanmıyor. Üstelik dış dünyanın ışığına alışmış olduğunuz için mağaranın karanlığında gölgeleri eskisi kadar iyi seçememeniz, onların gözünde sizi daha da bilgisiz hâle getiriyor. Onlara göre gerçeklik hâlâ duvardaki gölgelerden ibaret. Platon’un Mağara Alegorisi olarak bilinen bu anlatı, görünüş ile gerçeklik arasındaki ayrımı tartışmanın ötesinde, insanın gerçekliği nasıl algıladığı ve bu algının hangi koşullar altında biçimlendiği konusunda da güçlü bir düşünsel zemin sunmaktadır. Alegori sosyal psikoloji perspektifinden ele alındığında ise mağara yalnızca bireyin zihinsel sınırlarını değil, aynı zamanda bireyin içinde bulunduğu sosyal dünyanın algısı üzerindeki etkisini de temsil edebilir.
1. ALGININ İNŞASI: ZİHİNSEL ŞEMALAR VE GEÇMİŞ YAŞANTILAR
İnsan, çevresini tamamen nötr ve ön yargısız bir gözlemci olarak algılamaz. Bireyin geçmiş deneyimleri, öğrenmeleri, inançları, beklentileri ve sosyal çevresi, karşılaştığı bilgileri nasıl yorumlayacağını belirleyen zihinsel yapılar oluşturur. Sosyal psikolojide bu yapılar büyük ölçüde bilişsel şemalar kavramı üzerinden açıklanmaktadır. Şemalar, bireyin dünyaya ilişkin bilgilerini organize etmesine ve yeni bilgileri daha hızlı anlamlandırmasına yardımcı olur. Bu yönüyle işlevseldirler. Ancak aynı zamanda bireyin mevcut inançlarıyla uyuşmayan bilgileri fark etmesini veya değerlendirmesini güçleştirebilirler. Bu nedenle Platon’un mağarasındaki gölgeler, yalnızca yanlış veya yanıltıcı bilgiler olarak değil; bireyin gerçekliği anlamlandırırken kullandığı zihinsel şemalar olarak da düşünülebilir. Birey çoğu zaman dünyayı olduğu hâliyle değil, sahip olduğu bilişsel çerçevelerin izin verdiği biçimde görür. Örneğin öğrenim hayatında tekrarlayan başarısızlıklar yaşamış ve çevresinden sürekli olarak “Sen zaten başarılı bir öğrenci değilsin.” şeklinde mesajlar almış bir bireyi düşünelim. Bu bireyin zaman içerisinde “Ben başarısız bir öğrenciyim ve hiçbir zaman başarılı olamayacağım.” şeklinde bir inanç geliştirmesi mümkündür. Ancak burada önemli olan, söz konusu düşüncenin bir nesnel gerçeklik değil, geçmiş yaşantılar ve sosyal geri bildirimler sonucunda oluşmuş bir değerlendirme olmasıdır. Böylece bireyin başarısızlık deneyimleri yalnızca geçmişte yaşanmış olaylar olarak kalmaz; gelecekteki davranışlarını da etkileyen bir zihinsel şemaya dönüşebilir.
2. KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN KEHANET: İNANCIN DAVRANIŞA DÖNÜŞMESİ
Bu noktada sosyal psikolojinin önemli kavramlarından biri olan kendini gerçekleştiren kehanet devreye girmektedir. Bireyin kendisi hakkında sahip olduğu beklenti, davranışlarını etkileyerek başlangıçta yalnızca bir inanç olan düşüncenin zaman içerisinde gerçekliğe dönüşmesine katkıda bulunabilir. “Nasıl olsa başarısız olacağım.” düşüncesine sahip bir öğrencinin sınavlara daha az çalışması, başarısızlık ihtimali karşısında daha çabuk vazgeçmesi veya başarı fırsatlarını yeterince değerlendirmemesi mümkündür. Sonuçta elde edilen başarısızlık, başlangıçtaki inancı pekiştirir. Böylece birey, yalnızca dış koşullar tarafından değil, kendi oluşturduğu beklentiler tarafından da sınırlandırılmış olur. Platon’un mağarasındaki zincirleri bu açıdan metaforik olarak yeniden değerlendirmek mümkündür. Bazı zincirler bireye dışarıdan takılmayabilir; birey zaman içerisinde onları kendi zihinsel dünyasında oluşturabilir.
3. SOSYAL ÇEVRENİN GÖRÜŞÜMÜZ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
Bununla birlikte insan algısını yalnızca bireysel bilişsel süreçler üzerinden açıklamak yeterli değildir. İnsan aynı zamanda sosyal bir varlıktır ve gerçeklik algısı içinde bulunduğu sosyal çevreden bağımsız değildir. Aile, arkadaş grupları, eğitim kurumları, kültürel çevre ve toplum; bireyin neyin doğru, yanlış, normal, kabul edilebilir veya kabul edilemez olduğuna ilişkin değerlendirmelerini etkileyebilir. Bu durum sosyal etki kavramı üzerinden ele alınabilir. Birey, içinde bulunduğu grubun düşünce ve davranışlarına çeşitli nedenlerle uyum sağlayabilir. Bazen kişi gerçekten grubun görüşünü benimsediği için, bazen de sosyal kabulü kaybetmemek için çoğunluğun davranışına katılır. Özellikle normatif sosyal etki, bireyin grubun onayını kaybetmemek amacıyla kendi düşüncesini grubun beklentilerine göre değiştirmesini açıklamak açısından önemlidir. Bu noktada mağaraya geri dönen mahkûmun yaşadığı durum daha farklı bir anlam kazanır. Mahkûm yalnızca arkadaşlarının gerçeklik anlayışıyla değil, aynı zamanda grubun sosyal baskısıyla da karşılaşmaktadır. Dışarıdaki dünyayı görmüş olmasına rağmen mağaraya döndüğünde eski düşünceleri benimsemeye veya en azından benimsemiş gibi davranmaya yönelmesi mümkündür. Çünkü birey için yalnızca “gerçeği görmek” değil, gördüğü gerçeği sosyal çevresi içerisinde ifade edebilmek de önemlidir.
4. GRUP NORMLARI VE GERÇEKLİĞİN SOSYAL İNŞASI
Gruplar, üyelerinin davranışlarını düzenleyen birtakım normlar geliştirir. Bu normlar zaman içerisinde o kadar doğal hâle gelebilir ki bireyler bunların birer sosyal uzlaşma olduğunu fark etmeyebilir. Mağaradaki mahkûmlar açısından gölgeler yalnızca görülen nesneler değildir; aynı zamanda üzerinde uzlaşılan bir gerçekliktir. Herkes aynı gölgeleri gördüğü ve onları gerçek kabul ettiği için gölgelerin gerçekliği sorgulanamaz hâle gelir. Burada sosyal gerçeklik kavramı önem kazanmaktadır. İnsanlar bazı durumlarda neyin doğru olduğuna karar verirken yalnızca kendi gözlemlerine değil, çevrelerindeki insanların tepkilerine de başvururlar. Bir düşüncenin çok sayıda insan tarafından paylaşılması, o düşüncenin bireyin zihninde daha doğru veya daha güvenilir görünmesine neden olabilir. Böylece “Herkes böyle düşünüyorsa bir bildikleri vardır.” biçimindeki örtük kabul, bireyin kendi değerlendirmesinin önüne geçebilir. Bu durum, mağaranın yalnızca fiziksel bir mekân olmadığını düşündürmektedir. Mağara aynı zamanda ortak inançların, grup normlarının ve sosyal kabullerin oluşturduğu psikolojik bir alan olarak değerlendirilebilir.
5. BİLİŞSEL ÇELİŞKİ VE GERÇEKLİKLE KARŞILAŞMA
Ancak birey bir noktada mevcut inançlarıyla çelişen bir bilgiyle karşılaşabilir. İşte burada bilişsel çelişki ortaya çıkabilir. Yıllarca “Gerçeklik gölgelerden ibarettir.” inancıyla yaşayan bir kişinin bir gün gölgelerin yalnızca nesnelerin yansıması olduğunu öğrenmesi, zihinsel açıdan ciddi bir çatışma yaratacaktır. Birey bu çelişkiyi azaltmak için mevcut inancını değiştirebilir. Fakat bunu yapmak her zaman kolay değildir. Çünkü değiştirilmesi gereken yalnızca tek bir düşünce olmayabilir. Söz konusu düşünce, bireyin yıllar içerisinde oluşturduğu diğer inançlarla, anılarıyla, ilişkileriyle ve hatta kimlik algısıyla bağlantılı olabilir. Bu nedenle insanlar zaman zaman kendileriyle çelişen bilgileri reddetmeyi, küçümsemeyi veya görmezden gelmeyi tercih edebilirler. Çünkü yeni bilgiyi kabul etmek, yalnızca bir düşünceden vazgeçmek değil, kişinin dünyayı anlamlandırma biçimini yeniden yapılandırmasını gerektirebilir.
6. SOSYAL KİMLİK: “BEN” VE “BİZ”
İnsanın gerçeklik algısını etkileyen bir başka önemli unsur da sosyal kimliktir. Birey kendisini yalnızca “ben” olarak değil, aynı zamanda ait olduğu gruplar üzerinden de tanımlar. “Bizim ailemiz böyle düşünür.” “Bizim çevremizde insanlar böyle davranır.” “Bizim toplumumuzda bunun doğrusu budur.” Bu tür ifadeler bireyin kendisini ait olduğu sosyal gruplarla tanımladığını gösterir. Dolayısıyla bir düşüncenin değiştirilmesi bazen yalnızca bireysel bir görüşün değiştirilmesi anlamına gelmez. Kişinin ait olduğu grupla arasındaki ilişkinin de yeniden değerlendirilmesini gerektirebilir. Mağaradan çıkan mahkûmun yaşadığı temel çatışmalardan biri de burada ortaya çıkar: Dışarıda gördüğü gerçeklik ile ait olduğu grubun gerçekliği arasında bir ayrım oluşmuştur. Birey bu durumda iki farklı ihtiyaç arasında kalabilir: Kendi gözlemlerine ve düşüncelerine sadık kalmak ile ait olduğu grubun kabulünü korumak. Bu durum, insanın kendisine yönelik algısında ne ölçüde özgür olduğu sorusunu gündeme getirir.
7. İNSAN KENDİSİNE YÖNELİK ALGISINDA NE KADAR ÖZGÜR?
Bireyin kendisi hakkındaki düşünceleri tamamen bağımsız biçimde oluşmaz. İnsan kendisini başkalarının geri bildirimleri, sosyal karşılaştırmalar ve geçmiş deneyimleri aracılığıyla da tanımlar. Çocukluk döneminde bireye yöneltilen “yeteneklisin”, “başarısızsın”, “utangaçsın”, “sorumluluk sahibisin” gibi ifadeler zaman içerisinde bireyin kendisini tanımlama biçiminin bir parçası hâline gelebilir. Bu nedenle kişinin kendisi hakkındaki bazı yargıları, başlangıçta başkalarının ona yönelttiği değerlendirmelerden doğmuş olabilir. Burada önemli olan nokta, sosyal çevrenin bireyi mekanik biçimde belirlediğini düşünmemektir. Birey sosyal etkilerin pasif bir alıcısı değildir. İnsan, kendisine ulaşan bilgileri değerlendirebilir, sorgulayabilir, reddedebilir ve yeniden anlamlandırabilir. Dolayısıyla sosyal çevrenin etkisi ile bireysel özgürlük arasında mutlak bir karşıtlıktan ziyade sürekli bir etkileşim söz konusudur.
8. ZİNCİRLERDEN KURTULMAK: FARKINDALIK
Bu noktada mağaradan çıkışı yalnızca “gerçeği bulmak” şeklinde yorumlamak yerine farkındalık kavramıyla ilişkilendirmek daha anlamlı olabilir. Farkındalık, kişinin zihninden geçen düşünceleri otomatik olarak doğru kabul etmek yerine onları gözlemleyebilmesini sağlar. “Ben başarısızım.” “İnsanlara güvenilmez.” “Ben zaten böyle biriyim.”
“Herkes böyle düşünüyorsa doğrudur.”
gibi düşünceler ortaya çıktığında bireyin bunları doğrudan gerçeklik olarak kabul etmek yerine şu soruları sorabilmesi önemlidir: Bu düşüncenin kaynağı nedir? Bu düşünce hangi deneyimler sonucunda oluştu? Bu düşünceyi destekleyen kanıtlar nelerdir? Aksini gösteren herhangi bir deneyim var mı? Bu düşünce bana mı ait, yoksa bana yıllar içerisinde öğretilmiş olabilir mi? Çevremdeki insanlar farklı düşündüğünde düşüncem değişiyor mu? Bu sorular, bireyin kendi zihinsel süreçleriyle arasına küçük bir mesafe koymasını sağlar. Dolayısıyla farkındalık, bütün zincirleri bir anda ortadan kaldıran sihirli bir çözüm değildir. Daha çok, zincirlerin varlığını fark etmeye başlamaktır.
9. SONUÇ: MAĞARA NEREDE?
Platon’un mağarası geçmişte yaşamış insanların bulunduğu hayali bir mekân değildir. Modern insan açısından mağara; bireyin kendi inançları, geçmiş deneyimleri, bilişsel şemaları, sosyal çevresi, grup normları ve kimlikleri tarafından oluşturulan psikolojik bir alan olarak düşünülebilir. İnsan çoğu zaman yalnızca gördüğünü değil, görmeyi öğrendiğini görür. Ancak bu durum insanın tamamen algılarının esiri olduğu anlamına gelmez. İnsan, kendi zihinsel süreçlerini inceleyebilme, mevcut inançlarını sorgulayabilme ve gerektiğinde onları yeniden yapılandırabilme kapasitesine sahiptir. Belki de mağaradan çıkmak, bütün gölgelerin ortadan kalkması değil; gördüğümüz gölgelerin gölge olduğunu fark etmektir. Çünkü insanın özgürlüğü, zihninde hiçbir sınırın bulunmamasından değil, sahip olduğu sınırların farkına varabilmesinden başlar. Bu açıdan bakıldığında Platon’un mağarası yalnızca “gerçeklik nedir?” sorusunu değil, daha psikolojik bir soruyu da gündeme getirir: Gördüğümüz şey gerçekten dış dünyanın kendisi mi, yoksa dış dünyaya bakarken zihnimizde taşıdığımız mağaranın bir yansıması mı?
Kaynakça
- Aronson, E. Sosyal Hayvan. (Literatür yayınevi ,12. Basımdan çeviri) Bu yazının hazırlanma sürecinde görüş ve katkılarıyla destek olan ÖMER AKDAĞ’A teşekkür ediyorum.


