Günümüzde sosyal medya, farkında olarak ya da olmayarak günümüzün büyük bir kısmını geçirdiğimiz bir alan hâline geldi. Bazen sadece birkaç dakikalığına telefonumuzu elimize alıyoruz ama kendimizi saatlerce kaydırırken, videolar izlerken, insanların nereye gittiğine, ne yiyip içtiğine, hangi kıyafeti nereden aldığına bakarken bulabiliyoruz.
Peki bizi sosyal medyada bu kadar uzun süre tutan şey ne? Elbette bunun birçok nedeni var. Ancak bana göre üzerinde biraz daha fazla düşünmemiz gereken konulardan biri, özel hayatın sosyal medyada giderek daha görünür hâle gelmesi. Tabii ki herkes kendi hayatını ne kadar paylaşacağına kendisi karar verebilir. Birini takip edip etmemek de bizim elimizde. Fakat burada benim değinmek istediğim nokta, artık sadece kendi hayatımızı değil, çevremizdeki insanların hayatlarını da kolaylıkla paylaşabiliyor olmamız.
Kameraların olmadığı bir hayat neredeyse kalmadı
Sokakta, evde, kafede, restoranda, toplu taşımada… Kameralar artık hayatımızın hemen her yerinde. Gün içinde yaşadığımız sıradan bir an bile birkaç saniye içinde kaydedilip sosyal medyada paylaşılabiliyor. Bazen bunu yaparken çevremizdeki insanların da o görüntünün içerisinde olduğunu unutabiliyoruz. Örneğin toplu taşımada veya ortak kullanım alanlarında bir kişinin bulunduğu ortamı kayda alması ve oradaki insanların izni olmadan bu görüntüleri paylaşması artık çok da şaşırtıcı gelmiyor. Oysa görüntüsü paylaşılan kişi, belki o an sosyal medyada yer almak istemiyor. Hatta görüntüsünün çekildiğinin bile farkında olmayabiliyor. Bence burada önemli olan nokta şu: Bizim için birkaç saniyelik bir içerik olan şey, başka bir insanın özel alanı olabilir. Üstelik bu durum yalnızca çevremizdeki insanlarla sınırlı değil. Kendi ailemizi ve hatta çocuklarımızı da bu görünürlüğün içine dâhil ediyoruz.
Çocukların hayatları da içerik hâline gelebiliyor
Günümüzde çocukların günlük hayatlarının, özel anlarının ve bazen mahrem sayılabilecek görüntülerinin sosyal medyada paylaşılması oldukça normalleşmiş durumda. Belki bunu yapan kişi çocuğuyla ilgili güzel bir anı paylaşmak istiyor, belki takipçilerinden gelen ilgiden memnun oluyor, belki de bu paylaşımlar üzerinden para kazanıyor. Fakat burada çocuğun rızası alınmadan paylaşılması önemli bir sorundur. Bugün bizim için sevimli veya eğlenceli görünen bir görüntü, yıllar sonra o çocuk için aynı anlamı taşımayabilir. Aslında aynı şeyi kendimiz için de düşünebiliriz. Bir fotoğrafı veya videoyu paylaşırken çoğu zaman sadece o anı düşünüyoruz. Peki birkaç yıl sonra ne olacağını düşünüyor muyuz?
Her şey neden içerik olmak zorunda?
Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte günlük yaşamımızın da yavaş yavaş bir “içerik” hâline geldiğini düşünüyorum. Hemen her şey paylaşılabilir durumda. Özellikle aile ve romantik ilişkilerin sosyal medyada içerik hâline gelmesi bana bu açıdan oldukça düşündürücü geliyor.
Şaka adı altında eşler birbirlerine kırıcı sözler söyleyebiliyor, birbirlerini zor durumda bırakabilecek davranışlarda bulunabiliyor. Toplumda hoş karşılanmayan bazı durumlar, örneğin aldatma, mizah yoluyla içerik hâline getirilebiliyor. Elbette mizah, insanların günlük hayatın stresinden uzaklaşmasına, eğlenmesine ve yüzünün gülmesine yardımcı olabilir. Burada mizahın kendisini sorgulamıyorum. Fakat bazı şeyleri komik hâle getirmek uğruna özel hayatın ve insanların sınırlarının ne kadar zorlandığını düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.
İlişkilerin de sosyal medyada yaşanması
Bunun bir başka boyutu da romantik ilişkiler. Artık insanlar ilişkilerinde yaşadıkları sorunları takipçileriyle oldukça rahat bir şekilde paylaşabiliyor. Partneriyle yaşadığı bir tartışmayı anlatabiliyor, karşı tarafı takipçilerine şikâyet edebiliyor veya ilişkisine dair çok özel anları paylaşabiliyor. Bazen takipçiler bir nevi “terapist” konumuna bile gelebiliyor. Fakat burada başka bir sorun ortaya çıkıyor: Sosyal medyada gördüğümüz ilişkinin ne kadarı gerçek?
Bir çift sosyal medyada çok mutlu görünebilir ama gerçek hayatta ciddi sorunlar yaşıyor olabilir. Ya da tam tersine, ilişkilerini sosyal medyada çok fazla göstermeyen bir çift oldukça sağlıklı bir ilişkiye sahip olabilir. Yani sosyal medyada gördüğümüz birkaç saniyelik görüntü, bir ilişkinin tamamını bize anlatamaz. Belki de bunu sadece ilişkiler için değil, hayatın tamamı için hatırlamamız gerekiyor.
Bir yabancıyı evimize neden almıyorsak, özel hayatımızı da herkese açmamalıyız.
Bir düşünelim. Tanımadığımız bir insanı kolaylıkla evimize almayız. Özel eşyalarımızı, aile fotoğraflarımızı veya kişisel bilgilerimizi herkesle paylaşmayız. Ama sosyal medyada bazen bütün bunları aynı anda yapabiliyoruz. Üstelik paylaştığımız görüntünün kimlerin eline geçeceğini, nerede kullanılacağını veya yıllar sonra karşımıza çıkıp çıkmayacağını her zaman bilemiyoruz. Teknolojinin ve özellikle yapay zekânın bu kadar hızlı geliştiği bir dönemde bu konu bence daha da önemli hâle geliyor. Kendi fotoğraflarımızı, çocuklarımızın görüntülerini veya günlük hayatımızdan videoları internette paylaştığımızda, bunların ileride nasıl kullanılabileceğini her zaman öngöremeyebiliriz. Bugün bize tamamen masum görünen bir paylaşımın gelecekte farklı bir amaçla kullanılmayacağının garantisi yok.
Peki ne yapabiliriz?
“Instagram’ı kapatalım, herkesi engelleyelim, hiç paylaşım yapmayalım.” Bunların hepsi elbette birer seçenek. Fakat bana göre asıl mesele hesabımızı kapatmak değil, neden bu kadar çok paylaşma ihtiyacı duyduğumuzu anlamak.
Belki de kendimize zaman zaman şu soruları sormamız gerekiyor:
”Neden her anımı paylaşmak istiyorum?”
”Bunu gerçekten paylaşmak istediğim için mi yapıyorum, yoksa görünür olmak istediğim için mi?”
”Paylaştığım bu görüntüde başka bir insanın özel alanını ihlal ediyor muyum?”
”Çocuğum, partnerim veya ailem bu paylaşımın yapılmasını gerçekten ister miydi?”
”Bugün paylaşmak istediğim bu görüntünün birkaç yıl sonra da internette bulunmasını ister miyim?”
Bence sosyal medyayı tamamen hayatımızdan çıkarmak zorunda değiliz. İnsanların hayatlarından güzel anları paylaşmaları, eğlenmeleri ve birbirleriyle iletişim kurmaları sosyal medyanın doğal bir parçası. Ancak belki de biraz durup düşünmek gerekiyor. Çünkü bazen paylaşmak istediğimiz şey sadece bizim hayatımızı değil, başka insanların hayatını da içeriyor. Ve belki de asıl mesele, “Paylaşabilir miyim?” sorusundan önce “Bunu gerçekten paylaşmalı mıyım?” sorusunu kendimize sormak. Sosyal medyada ne kadar görünür olduğumuzu değil, hangi sınırlar içerisinde görünür olduğumuzu da sorgulamamız gerekiyor.
