Bir insanın kendisine zarar verene zarar vermesini anlamak görece kolaydır. Öfke, intikam, tehdit algısı, rekabet… Bunların hiçbiri davranışı haklı çıkarmaz; fakat davranışın psikolojik nedenini anlaşılır kılar. Peki ya ortada bunların hiçbiri yoksa? İnsan herhangi bir ruhsal bozukluğu olmadan sistematik biçimde kötülük yapabilir mi? Yoksa bazı kötülük biçimleri, ahlaki tercihin sınırlarını aşarak kişilik patolojisinin alanına mı girer?
Psikoloji açısından “kötülük” problemli bir kavramdır. Çünkü kötülük psikiyatrik bir tanı değildir. İnsanların yalan söylemesi, aldatması, çıkarları uğruna başkalarına zarar vermesi ya da başkasının acısına kayıtsız kalması tek başına psikopatoloji anlamına gelmez. Ancak, Albert Bandura’nın (1999) ahlaki çözülme kuramı (moral disengagement), kişinin ahlaki standartlara sahip olduğu hâlde bu standartları belirli durumlarda nasıl devre dışı bırakabildiğini açıklamaktadır. Kişi davranışını haklılaştırabilir, sorumluluğu başkasına aktarabilir, verdiği zararı küçümseyebilir veya mağduru suçlayabilir. Böylece insanın zarar verici davranışlarda bulunabilmesi için mutlaka ruhsal bir bozukluğa sahip olması gerekmez. Ancak bundan daha karmaşık bir soru vardır:
Ya kişi zarar vermek için kendisini ahlaken ikna etmeye bile ihtiyaç duymuyorsa? Dahası, ya zarar tesadüfi veya dürtüsel değil; planlı, tekrarlayıcı ve gizliyse? Ve daha da karmaşığı: Ya mağdur, faile hiçbir zarar vermemiş, aksine onu seven ve koruyan biriyse?
Burada kötülüğün psikolojisi farklı bir problem hâline gelir. Bir insana zarar vermek için hiçbir nedeniniz olmadığını düşünün. Size kötülük yapmamış, ondan intikam almak gibi bir dürtünüz yok, size tehdit oluşturmuyor ve üstelik ona zarar vermek size para, statü ya da herhangi bir somut kazanç da sağlamayacak ve dahası ona zarar verebilmek için önce sizin bir bedel ödemeniz gerekiyor. Yine de bunu yapar mıydınız?
Buckels, Jones ve Paulhus (2013) tam da buna yakın bir durumu deneysel olarak iki farklı şekilde sorguladılar. İlk deneylerinde katılımcılara çeşitli hoş olmayan görevler arasından seçim yapma imkânı verildi. Seçeneklerden biri canlı böcekleri öldürmekti, diğerleri ise elini buzlu suya sokmak gibi bir canlıya zarar vermeyen görevlerdi. Katılımcıların önüne isim verilmiş böcekler ve onları öğüttüklerini düşündürecek yapay bir ses çıkaran bir düzenek konuldu. Gerçekte böcekler zarar görmüyordu; ancak katılımcılar bunu bilmiyordu. Sonuç dikkat çekiciydi: gündelik sadizm düzeyi yüksek olan katılımcılar böcek öldürme görevini seçmeye daha yatkındı. Fakat araştırmacılar çalışmayı daha da derinleştirdiler çünkü birine zarar vermek önünüze zahmetsizce sunulduğunda bunu seçmek başka şeydir; zarar verebilmek için çaba göstermeye razı olmak başka.
İkinci deneyde ise katılımcılar bir bilgisayar oyununda aynı cinsiyetten başka bir kişiyle yarıştıklarını düşünüyorlardı. Kazandıklarında rakiplerine ceza olarak şiddeti 0-10 arasında bir seviyede rahatsız edici bir gürültü gönderme fırsatları veriliyordu. Oysa karşıdaki kişi her zaman 0 seviyede şiddet seçip onlara hiçbir zaman ceza vermiyorlardı. Dolayısıyla ortada intikam alınacak bir davranış yoktu. Araştırmacılar deneyi daha da ilginç hâle getirdiler: Katılımcılar rakiplerini cezalandırmak istedikleri her kazanılmış denemede önce sıkıcı bir harf sayma görevi tamamlamak zorundaydı; yani zarar vermek artık bedelsiz değildi. Yani saldırganlığın anlık öfke veya kolay erişilebilir bir tepki olmasından öte, zarar vermek uğruna çaba harcamaya değer bulunan bir davranış olup olmadığını ölçmeye çalışıyorlardı. Katılımcılar isterse hiçbir şey yapmayıp yoluna devam edebilirdi; fakat bazıları zarar verebilme fırsatına ulaşmak için bu zahmete giriyordu. Çalışmada sadistik özellikleri yüksek bazı bireyler yalnızca fırsat önlerine geldiğinde zarar vermiyordu; zarar verebilmek için çaba göstermeye de istekliydiler. Araştırmacılar bunu gündelik sadizm olarak tanımlayıp “acımasızlığa yönelik iştah” fikriyle ilişkilendirdiler: Bazı insanlar için birine zarar vermek başka bir amaca ulaşmanın aracı olmaktan çıkıp kendi başına ödüllendirici olabiliyordu. İşte tam burada “kötülük” hakkında alıştığımız açıklamalar yetersizleşmeye başlıyor.
Kötülüğü genellikle iki kutuptan birine yerleştiriyoruz. Ya insan ne yaptığını bilir ve kötüyü seçer; o hâlde sorun ahlakidir. Ya da davranışının arkasında psikolojik bir bozukluk ararız; o hâlde sorun patolojiktir. Fakat insan psikolojisi bu kadar net sınırlarla çalışmıyor olabilir. Bandura’nın kuramına göre psikolojik olarak “normal” bir insan da ciddi biçimde zarar verici davranabilir. Fakat Buckels ve arkadaşlarının deneyi bizi bundan daha rahatsız edici bir ihtimalle karşı karşıya bırakıyor: Ya insan kötülük yapmak için ahlaki frenlerini susturmakla kalmıyor, zarar vermenin kendisinden içsel bir ödül de elde ediyorsa?
Burada ahlak ile kişilik arasındaki sınır bulanıklaşmaya başlıyor ve bizlere üçüncü bir alan olan gri bir alanı düşündürtüyor. Kişilik psikolojisi bize “normal” ile “patolojik” arasında boşluk olmadığını söyler; yani bir insan antisosyal kişilik bozukluğuna sahip olmadan manipülatif olabilir, bir kişilik bozukluğu tanısı almadan narsisistik özellikler gösterebilir ya da klinik anlamda sadist olmadan başkasının acısından haz duyma eğilimi taşıyabilir. Dark Triad ve Dark Tetrad araştırmaları narsisizm, Machiavellianizm, psikopatik özellikler ve sadizmin genel nüfusta da farklı düzeylerde ölçülebilen kişilik özellikleri olduğunu göstermektedir (Paulhus, Curtis ve Jones, 2018).
Empati açısından da benzer bir ayrım vardır. “Empatisi olan insan bunu yapamaz” demeyi severiz; oysa başkasının ne hissettiğini anlamak, onun hissettiklerinden etkilenmekle aynı şey değildir. Psikopatik özellikler üzerine geniş bir meta-analiz, özellikle duygusal empati alanındaki bozulmanın bilişsel empatiye göre daha belirgin olabildiğini göstermektedir (Campos vd., 2022). Dolayısıyla: “Acı çektiğini biliyorum” ile “Acı çekmen beni durduruyor” aynı psikolojik durum değildir; yani kişinin acıyı anlaması acıdan etkilenmesi anlamına gelmez. Örneğin; bir kişinin en hassas olduğu konuyu biliyorsunuz: “Bunu söylersem çok üzüleceğini biliyorum” diyebilmek bilişsel empatidir; onun üzüleceğini düşünmenin sizi de üzmesi ve bu nedenle söylemekten vazgeçmeniz ise duygusal empatidir.
Peki ya kişinin üzüleceği bilgisi kendisini durdurmaz; hatta üzüntüsünü görmek ona haz, üstünlük ya da kontrol duygusu gibi içsel bir ödül veriyorsa ve tam da bu nedenle o sözü söylüyorsa? Dolayısıyla Buckels ve arkadaşlarının çalışması üçüncü, daha karanlık bir ihtimali düşünmemize neden olur: “Acı çektiğini biliyorum, bu benim zarar vermemi engellemiyor; hatta bundan haz bile duyuyorum.” Acıyı anlamamak değil; acıyı anlayıp onu bir fren olarak görmemek, hatta kimi durumda ödüle dönüştürmek, belki ahlak ile patoloji arasındaki kesişim tam burada aranmalıdır; çünkü bir davranışın ahlaken seçilmiş olması ile onu seçmeyi kolaylaştıran belirli bir kişilik yapılanmasının bulunması birbirini dışlamaz. O hâlde “ahlak mı, patoloji mi?” sorusunun arasına üçüncü bir alan yerleştirmemiz gerekebilir: Ahlaki tercih ile kişilik yapılanmasının kesiştiği alan.
Bir insan yaptığı şeyin yanlış olduğunu biliyor, gerçeklikle bağını kaybetmemiş, davranışının sonuçlarını öngörebiliyor ve buna rağmen başkalarına zarar vermeyi tekrar tekrar seçiyorsa ve dahası bundan haz da alıyorsa neyle karşı karşıyayız? Ahlaki bir kusurla mı? Kişilik patolojisiyle mi?
Yoksa ikisinin birbirini beslediği üçüncü bir alanla mı?
Bir insan neden hiçbir somut kazancı olmadığı hâlde başka bir insanın acısı için bedel ödemeye razı olur? Ve eğer cevap bazen “çünkü acının kendisi ödüllendiricidir” ise artık yalnızca “Bu insan neden kötülüğü seçti?” diye soramayız ve sorun artık sadece ahlaki değildir. Bir soru daha sormamız gerekir: Onu durdurması gereken şey, nasıl oldu da onu devam ettiren şeye dönüştü?
Belki kötülüğün patolojiyle kesiştiği karanlık bölge tam da burada başlıyordur.
Kaynakça
- Bandura, A. (1996, January). Moral disengagement in the perpetration of inhumanities. In International Journal of Psychology (Vol. 31, No. 3-4, pp. 3881-3881). 27 CHURCH RD, HOVE, EAST SUSSEX, ENGLAND BN3 2FA: PSYCHOLOGY PRESS.
- Buckels, E. E., Jones, D. N., & Paulhus, D. L. (2013). Behavioral confirmation of everyday sadism. Psychological science, 24(11), 2201-2209.
- Campos, C., Pasion, R., Azeredo, A., Ramiao, E., Mazer, P., Macedo, I., & Barbosa, F. (2022). Refining the link between psychopathy, antisocial behavior, and empathy: A meta-analytical approach across different conceptual frameworks. Clinical Psychology Review, 94, 102145.
- Paulhus, D. L., Curtis, S. R., & Jones, D. N. (2018). Aggression as a trait: The Dark Tetrad alternative. Current opinion in psychology, 19, 88-92.

