Günün herhangi bir anında elinizdeki ekrana dokunduğunuzda, karşınıza çıkan akış tesadüfi bir görüntüler toplamından çok daha fazlasını sunar. Başkalarının kusursuz tatilleri, estetik detaylarla donatılmış evleri, kariyer basamaklarını hızla tırmandıklarını müjdeleyen başarı duyuruları, sorunsuz görünen ilişkileri ve her sabah hiç aksamadan uygulanan yüksek enerjili rutinleri ekranınızda ardı ardına sıralanır. Ancak birkaç dakikalık bir gezintinin ardından ekran karardığında, geride dinlenmiş veya zihnen beslenmiş bir hissiyat kalmaz. Çoğu zaman bunun yerine göğsün tam ortasına yerleşen, adı ilk anda tam konulamayan bir eksiklik, zamana yetişememe telaşı ve sinsi bir huzursuzluk belirir. İnsanoğlu varoluşundan bu yana kendini anlamlandırmak için çevresine bakmıştır; fakat tarihin hiçbir döneminde insan zihni, kendi gerçek, kırılgan ve pürüzlü hayatını aynı anda binlerce insanın filtrelenmiş anlarıyla aralıksız kıyaslamak zorunda bırakılmamıştı. Amerikalı sosyal psikolog Leon Festinger, 1954 yılında yayımladığı öncü çalışmasında “Sosyal Karşılaştırma Teorisi”nin temellerini atmıştır (Festinger, 1954). Festinger’a göre bireyler, nesnel ve somut ölçütlerin bulunmadığı koşullarda kendi yeteneklerini, başarılarını, değerlerini ve fikirlerini değerlendirebilmek adına kaçınılmaz olarak çevrelerindeki diğer insanları birer referans noktası olarak kullanırlar. Evrimsel perspektiften bakıldığında bu zihinsel mekanizma hayatta kalma açısından son derece kritik bir işleve sahipti. Küçük kabile topluluklarında yaşayan atalarımız, gruptan dışlanmamak, kabilenin normlarına uyum sağlamak ve kendi sınırlarını gerçekçi biçimde tayin edebilmek adına akranlarını dikkatle gözlemlerdi. Üstelik o dönemde bir insanın kendini kıyaslayabileceği kişi sayısı yalnızca birkaç düzineyle sınırlıydı; en önemlisi de o insanların yorgunlukları, zaafları, hastalıkları, kederleri ve çirkin anları da aynı kabilenin içinde apaçık ortadaydı. Kimse kimseden kusursuzluğunu gizleyemiyordu. Modern dijital çağ ise bu koruyucu ve uyumsal mekanizmayı alıp insanın aleyhine işleyen devasa bir psikolojik tuzağa dönüştürdü. Günümüzde birey, sadece mahallesindeki veya iş yerindeki birkaç akranıyla değil, dünyanın dört bir yanından yalnızca en seçkin, en başarılı, en zengin ve en parlak yüzde birlik kesimle eşzamanlı bir kıyasa girmektedir. Psikoloji literatüründe “yukarı doğru sosyal karşılaştırma” (upward social comparison) olarak tanımlanan bu süreç, kişinin kendini daha üstün, daha mutlu veya daha yetkin gördüğü figürlerle zihinsel bir yarışa sokmasıdır. Güncel ampirik araştırmalar, dijital platformlardaki kronik yukarı doğru karşılaştırmanın sıklıkla özsaygıda keskin düşüşler, yetersizlik hissi ve kaygı bozukluklarıyla doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır (Vogel ve ark., 2014). Bu sürecin yarattığı psikolojik tahribatın merkezinde ise “vitrin yorgunluğu” kavramı yer alır. Vitrin yorgunluğu yalnızca başkalarının gösterişli hayatlarını izlemekten doğan pasif bir bıkkınlık değildir; aynı zamanda o sanal vitrinin bir parçası olabilmek için kesintisiz bir “iyi olma”, “mutlu görünme”, “üretme” ve “görünürlük kazanma” performansı sergileme zorunluluğundan kaynaklanır. İnsan, kendi hayatının perde arkasını çok iyi bilir. Sabah yataktan kalktığı andaki halsizliğini, ödenmemiş faturalarını, çözülememiş ilişkisel krizlerini, bedensel kusurlarını ve bitmek bilmeyen içsel şüphelerini en çıplak haliyle yaşar. Buna karşılık, başkalarının sadece dikkatle kurgulanmış, ışığı ayarlanmış, açıları özenle seçilmiş ve en uygun filtrelerle servis edilmiş vitrinlerini görür. Zihnin içine düştüğü en trajik bilişsel yanılgı; kendi ham, kusurlu ve sansürsüz perde arkasını, başkalarının en parlak sahne performansıyla kıyaslayarak kendini yetersiz ilan etmesidir. Bu durum zamanla bireyin kendi sıradanlığını düşman bellemesine yol açar. Hiçbir olağanüstülük barındırmayan sessiz bir pazar öğleden sonrası, herhangi bir başarı hikayesi üretilmeyen bir hafta ya da sadece dinlenmekle geçen bir gün, bireyin zihninde adeta bir suç, bir geride kalmışlık veya yetersizlik olarak kodlanır. Kişi, başkalarının vitrine koyduğu sonuçlara odaklanırken o sonuçların bedellerini, perde arkasındaki yalnızlıkları, kaygıları ve tükenmişlikleri tamamen yok sayar. Görünür olmanın var olmanın tek kanıtı sayıldığı bu düzende, görünmeyen her an anlamsızlaşır. Vitrin yorgunluğundan ve bu sessiz krizden çıkış yolu, teknolojiyi tamamen reddetmek veya toplumdan izole olmak değildir. Asıl psikolojik dönüşüm, zihnin otomatik olarak devreye soktuğu karşılaştırma refleksine karşı bilinçli bir farkındalık geliştirmekle başlar. Ekranda akan her karenin nesnel bir hakikat değil, insan eliyle seçilmiş, kurgulanmış ve estetik bir paket haline getirilmiş birer fragman olduğunu sürekli kendimize hatırlatmamız gerekir. Yaşamın dokusu; sadece alkışlanan başarılardan ve pürüzsüz anlardan değil; belirsizliklerden, durağanlıktan, sıradanlıktan ve hatta başarısızlıklardan meydana gelir. Kendi iç dünyamızın karmaşasını başkalarının cilalı dış yüzeyiyle tartmayı bıraktığımızda, insan olmanın kusurlu ve yalın doğasıyla barışmak ve zihnimizi bu yapay yarıştan çekmek mümkün olacaktır.
Kaynakça
- Festinger, L. (1954). A theory of social comparison processes. Human Relations, 7(2), 117–140. Vogel, E. A., Rose, J. P., Roberts, L. R., & Eckles, K. (2014). Social media use and well-being: The role of social comparison. Journal of Social and Clinical Psychology, 33(7), 655–678.


