Kaygı mı, Geçmişin Yankısı mı?
Bazen ortada henüz gerçekleşmemiş bir şey vardır ama bedenimiz çoktan alarm vermeye başlamıştır. Kalbimiz hızlanır, nefesimiz değişir, zihnimiz olabilecek en kötü ihtimalleri düşünür. “Ya yine olursa?” sorusu zihnimizde dönüp dururken, aslında henüz yaşanmamış bir olayın ağırlığını taşımaya başlarız. Kaygı çoğu zaman geleceğe yönelik bir beklentiyle ilişkilidir. Ancak bazı durumlarda bu beklentinin kökleri geçmişte yaşanan deneyimlere uzanabilir.
Travmatik bir deneyim, kişinin kendisini tehdit altında, çaresiz veya yoğun korku içinde hissetmesine neden olan bir yaşantı olabilir. Trafik kazası, doğal afet, şiddet, istismar, ani kayıp veya kişinin güvenlik duygusunu derinden sarsan başka olaylar bunlara örnek olarak verilebilir. Her zorlayıcı deneyim ise travma sonrası bir ruhsal bozukluğa yol açmaz. İnsanların aynı olaya verdikleri tepkiler; yaş, geçmiş deneyimler, sosyal destek, olayın niteliği ve kişinin baş etme kaynakları gibi birçok etkene bağlı olarak değişebilir.
Travmatik bir deneyim sonrasında kaygının ortaya çıkmasının önemli nedenlerinden biri, kişinin tehdit algısının daha hassas hâle gelmesidir. Beyin, daha önce yaşanan tehlikeyi hatırlayarak benzer bir durumla karşılaşıldığında kişiyi korumaya çalışabilir. Örneğin daha önce ciddi bir trafik kazası geçiren bir kişi, yeniden otomobile bindiğinde yoğun bir endişe yaşayabilir. Aracın içindeki küçük bir ses, trafikte ani bir fren veya yolculuk düşüncesi geçmişteki deneyimi hatırlatabilir. Kişi mantıksal olarak şu an güvende olduğunu bilse bile bedeni ve zihni tehlike varmış gibi tepki verebilir. Burada kaygının işlevini de göz ardı etmemek gerekir. Kaygı her zaman ortadan kaldırılması gereken bir duygu değildir. Belirli düzeyde kaygı, bizi tehlikelere karşı hazırlayabilir ve önlem almamızı sağlayabilir. Sorun, alarm sisteminin gerçek bir tehdit olmadığı hâlde sürekli çalışmasıyla başlayabilir. Geçmişte yaşanan tehlikenin ardından kişi, gelecekte benzer bir durum yaşanmasını engellemek için çevresini sürekli kontrol etmeye, bazı yerlerden kaçınmaya veya en kötü senaryoları zihninde tekrar tekrar düşünmeye başlayabilir. Bu noktada kaçınma davranışları kısa vadede kişiye rahatlama sağlayabilir. Kişi korktuğu yere gitmez, kendisini kaygılandıran durumlardan uzak durur ve böylece o an için daha iyi hisseder. Ancak uzun vadede bu durum, kişinin “Bununla baş edemem” düşüncesini güçlendirebilir ve kaygının devam etmesine katkıda bulunabilir. Böylece geçmişte yaşanan bir olay, yalnızca hatırlanan bir anı olmaktan çıkıp bugünkü yaşam alanını da şekillendirmeye başlayabilir. Yine de travma ile kaygı arasındaki ilişkiyi tek yönlü düşünmemek gerekir. Her kaygının altında travmatik bir deneyim bulunmaz. Sınavlar, ilişkiler, belirsizlikler, iş yaşamı, sağlıkla ilgili endişeler veya günlük yaşamın getirdiği stres de kaygıya neden olabilir. Aynı şekilde travmatik bir deneyim yaşamış herkesin uzun süreli kaygı yaşayacağı da söylenemez.
Belki de önemli olan, kaygıyı yalnızca susturmaya çalışmak yerine onun bize ne anlatmaya çalıştığını fark etmektir. “Neden bu kadar kaygılanıyorum?” sorusunun yanında “Şu anda gerçekten bir tehdit var mı, yoksa geçmişte yaşadığım bir şey bugünümü mü etkiliyor?” sorusu da anlamlı olabilir. Çünkü bazen bedenimiz bugünü değil, geçmişte öğrendiği tehlikeyi yaşamaya devam eder. İyileşme ise geçmişi tamamen silmekten çok, geçmişte yaşananların bugün üzerindeki etkisini yeniden anlamlandırabilmek ve kişinin kendisini yeniden güvende hissedebilmesine alan açmakla ilgilidir.
