The Mentalist, basit bir polisiye av-avcı öyküsünün ötesinde; narsist bir kibrin, zihinsel bir omnipotans (her şeye gücü yetme) illüzyonuyla kendi yıkımını hazırlamasının ve gölgesiyle savaşan bir adamın trajik portresidir.
Patrick Jane; keskin zekası, hipnoz yeteneği, beden dili okuma ustalığı ve muzipliğiyle çevresini zahmetsizce manipüle edebilen bir zihinsel performans sanatçısıdır. Ancak onu CBI koridorlarında tutan şey entelektüel merak ya da adalet aşkı değil, devasa vicdan azabıdır.
Jane’in geçmişinde medyum taklidi yapması, sadece materyalist bir dolandırıcılık değildir; zekasına ve insan zihnini kontrol edebilme gücüne duyduğu sınırsız narsisizmin yansımasıdır. Canlı yayında Red John’u küçük düşürürken bu kibir tepe noktasına ulaşır. İnsanların en gizli güdülerini tek bir bakışta çözen Jane gibi bir adamın, o ekranlarda Red John gibi acımasız bir narsisisti tahrik ederken nasıl bir tepki alacağını öngörememiş olması düşünülemez. Tam bu noktada sarsıcı bir psikolojik kör nokta açığa çıkar: Jane, zihnindeki omnipotant parçanın etkisiyle kendisine ve sevdiklerine asla bir şey olmayacağına inanmıştır.
Omnipotans illüzyonu, kişiye sadece üstünlük hissi vermez; onu hayatın gerçeklerinden ve eylemlerinin sonuçlarından muaf tuttuğu yanılsamasını yaratır. Jane, Red John’u kışkırtırken bilinçdışı düzeyde kendisini her türlü tehlikeden uzak, dokunulmaz bir güç olarak görüyordu. Zihnindeki bu sınır tanımaz büyüklük hissi (grandiyözite), olası bir felakete karşı gözünü tamamen kör etti. Ancak bu dokunulmazlık zırhı çok geçmeden parçalandı. Şüphesiz ki Jane bu kışkırtmanın bedelini karısının ve çocuğunun kanıyla ödeyeceğini öngörmemişti; o, oyunun sadece kendisi ve Red John arasında geçeceğini sanırken, Red John bedeli ailesine ödeterek onun omnipotent dünyasını yerle bir etti ve onu yaşayan bir ölüye dönüştürdü.
Ailesinin katledilmesinin ardından Jane, yaşadığı dehşet ve suçlulukla baş edebilmek için muazzam bir psikolojik yarılma yaşar: İçindeki yıkıcı potansiyeli ve caniliği Red John’a yansıtırken, kendisi için bunun tam zıddı, kurtarıcı kendilik inşa eder. Elini şiddete kirletmeyen, silah taşımayı reddeden, cinayet mahallerinde bir çocuk neşesiyle dolaşıp kurban yakınlarına teselli veren koruyucu bir kimliğe bürünür. Eline silah almaması basit bir erdem değil; o silaha dokunduğu an bastırdığı o karanlık tarafa dönüşme dehşetinden kaynaklanır.
İşte bu yüzden Jane’in Red John için "O benim," derken kurduğu saplantılı mülkiyet bağı yalnızca adalet ihtiyacından değildir. Red John, Jane’in kendi benliğinde reddettiği yıkıcılığı dış dünyaya yansıtmasıyla ortaya çıkan canavardır, yani aynadaki karanlık ikizidir. Dışarıda ailesini katletmiş somut bir cani varken egonun suçu tamamen dışarıya atıp intikam peşine düşmesi, kendi kibriyle yüzleşmekten çok daha kolay bir sığınaktır.
Patrick Jane, CBI koridorlarında vakaları çözüp katilleri yakalarken kurtarıcı rolünde görünebilir oysa kendi narsisistik kör noktasının doğurduğu o büyük felakete ve aynada yüzleşmekten kaçtığı kendi karanlık gölgesine prangalanmış bir adamdır.


