Modern dünyanın belirsizliği, tehdit algımız ve anksiyetenin yeni yüzü… Sabah gözümüzü açar açmaz yaptığımız ilk şeylerden biri telefonumuza bakmak. Henüz yataktan kalkmadan dünyanın herhangi bir yerindeki savaştan, ekonomik gelişmelerden, doğal afetlerden, hastalıklardan ve toplumsal krizlerden haberdar oluyoruz. Fiziksel olarak içinde bulunmadığımız olaylar, birkaç saniye içinde zihinsel dünyamızın bir parçası haline geliyor.
Belki de modern insanın kaygısını anlamanın önemli anahtarlarından biri burada saklı: Artık yalnızca yaşadıklarımızı değil, yaşayabileceğimiz ihtimalleri de taşıyoruz.
Oysa kaygı başlı başına patolojik bir deneyim değil. Tehdit karşısında organizmayı hazırlayan, bizi riskleri fark etmeye ve önlem almaya yönelten doğal bir sistem. Dünya Sağlık Örgütü de kaygının yaşamın farklı dönemlerinde herkesin deneyimleyebileceği normal bir insan tepkisi olduğunu; ancak yoğunluğu, süresi ve kişinin yaşamındaki işlev kaybı belirginleştiğinde bir anksiyete bozukluğundan söz edilebileceğini belirtiyor. Dünya genelinde 2021 yılında yaklaşık 359 milyon kişinin bir anksiyete bozukluğu yaşadığı tahmin ediliyor.
Dolayısıyla klinik açıdan asıl mesele kaygının varlığı değil; kaygının ne zaman, ne yoğunlukta ve ne kadar süreyle devrede kaldığı.
Bugün ise zihnimizin maruz kaldığı uyaranların sayısı oldukça fazla.
“Ya işimi kaybedersem?”
“Ya çocuğuma bir şey olursa?”
“Ya hastalanırsam?”
“Ya yanlış karar verdiysem?”
“Ya gelecekte her şey daha kötü olursa?”
Kaygılı zihin, henüz gerçekleşmemiş bir geleceği bugünün duygusuyla yaşamaya başlayabiliyor.
Belirsizliğe tahammülsüzlük: Kaygının görünmeyen yakıtı Anksiyete araştırmalarında üzerinde önemle durulan kavramlardan biri belirsizliğe tahammülsüzlük. Kavram, kişinin belirsiz durumlara yalnızca bilgi eksikliği olarak değil, olumsuz ve tehdit edici bir durum olarak tepki verme eğilimini ifade ediyor.
Belirsizlik ise hayatın kaçınılmaz bir parçası.
Ne kadar plan yaparsak yapalım geleceğin tamamını bilemeyiz. Ancak bazı kişiler için belirsizliğin kendisi başlı başına rahatsız edici hale gelebilir. “Ne olacağını bilmiyorum” düşüncesi zamanla “Kötü bir şey olacak” beklentisine dönüşebilir.
2024 yılında yayımlanan bir sistematik derleme ve meta-analiz, psikoterapinin belirsizliğe tahammülsüzlük üzerinde anlamlı iyileşmeler sağlayabildiğini ortaya koyuyor. Bu bulgu, belirsizliğe tahammülsüzlüğün kaygı ve diğer psikopatolojik süreçlerle ilişkisini ele alan literatürle de uyumlu.
Burada modern dünyanın önemli bir paradoksuyla karşılaşıyoruz:
Bilgi arttıkça belirsizliğin azalacağını düşünüyoruz; fakat bazen bilgi arttıkça fark ettiğimiz ihtimaller de artıyor.
Bir haber başka bir haberi, bir ihtimal başka bir senaryoyu tetikleyebiliyor. Zihin belirsizliği azaltmak için daha fazla araştırıyor, kontrol ediyor, planlıyor ve takip ediyor. Kısa vadede rahatlama sağlayan bu davranışlar, bazı kişilerde uzun vadede kaygının sürmesine katkıda bulunabiliyor.
Böylece bir döngü oluşabiliyor:
Belirsizlik → kontrol ihtiyacı → daha fazla bilgi → daha fazla tehdit algısı → daha fazla kaygı → yeniden kontrol.
Dolayısıyla bazen kaygıyı sürdüren şey yalnızca yaşadığımız olay değil, zihnimizin olayın çevresinde üretmeye devam ettiği senaryolar oluyor.
Dünyanın bütün haberleri cebimizde Modern dünyanın kaygısını sosyal medyadan bağımsız düşünmek de giderek zorlaşıyor.
Ancak burada bilimsel açıdan önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Sosyal medya kullanımının doğrudan anksiyeteye neden olduğunu söylemek, mevcut araştırmaların izin verdiğinden daha güçlü bir nedensellik iddiası olur.
Buna karşılık, problemli sosyal ağ kullanımı ile anksiyete belirtileri arasında anlamlı ilişkiler olduğunu gösteren çalışmalar bulunuyor. 2024 yılında yayımlanan geniş kapsamlı bir sistematik derleme ve meta-analiz, 28 ülkeden 252 binden fazla katılımcıyı kapsayan araştırmaları inceleyerek problemli sosyal ağ kullanımı ile farklı anksiyete türleri ve Fomo arasında pozitif ilişkiler bildirdi.
Buradaki kritik kelime “problemli”.
Mesele yalnızca ekrana bakmak değil; ekranın bizi nasıl bir psikolojik döngünün içine soktuğu.
Sürekli bildirim almak, gündemi takip etmek, başkalarının hayatlarını izlemek, sosyal karşılaştırmaya maruz kalmak ya da bir şeyleri kaçırma korkusu yaşamak, bazı kişilerde sürekli tetikte olma haline eşlik edebilir.
Böylece telefon yalnızca iletişim aracımız olmaktan çıkıp, dünyanın bütün olasılıklarını ve tehditlerini taşıdığımız bir cihaza dönüşebilir.
Geçmişin alarmı, bugünün belirsizliği Peki neden aynı dünyada yaşayan insanlar aynı düzeyde kaygılanmıyor?
Çünkü zihnimiz yalnızca bugünü değerlendirmiyor. Geçmiş deneyimlerimiz, bugün karşılaştığımız belirsizlikleri nasıl yorumladığımızı da etkiliyor.
Özellikle travmatik yaşantılar ve yoğun stres içeren deneyimler, kişinin tehdit algısını ve geleceğe ilişkin beklentilerini etkileyebilir. Dünya Sağlık Örgütü de ağır kayıplar, istismar ve diğer olumsuz yaşam deneyimlerinin anksiyete bozuklukları açısından risk oluşturabileceğini belirtiyor.
Travmatik deneyimlerden sonra zihnin temel sorularından biri bazen “Şu anda güvende miyim?” olmaktan çıkıp “Bir daha olacak mı?” haline gelebilir.
Bu nedenle bugün yaşanan bir olayın yarattığı duygusal tepki, her zaman yalnızca olayın kendisiyle açıklanamayabilir.
Bazen bugünün belirsizliği, geçmişte öğrenilmiş bir tehdit algısını harekete geçirebilir.
“Kontrolü bırakırsam kötü bir şey olacak.”
“Her an hazırlıklı olmalıyım.”
“Rahatlarsam bir şeyi gözden kaçırırım.”
“Güvende olabilmem için her şeyi kontrol etmeliyim.”
Bu tür inançlar, kişinin dünyayı, diğer insanları ve kendisini değerlendirme biçimini etkileyebilir.
Dolayısıyla bazı durumlarda kişi yalnızca bugünün riskleriyle değil, geçmişte oluşmuş bir “tehdit haritasıyla” da yaşamaktadır.
Geçmiş değişmez; ama geçmişin bugünkü etkisi değişebilir. Travma odaklı çalışmalarda önemli noktalardan biri, yaşantının yalnızca hatırlanan bir olay olarak kalmamasıdır. Bazı travmatik deneyimler kişinin duygusal tepkilerini, bedensel uyarılmışlığını ve kendisiyle ya da dünyayla ilgili inançlarını uzun süre etkileyebilir.
EMDR, özellikle travma sonrası stres bozukluğu alanında araştırılmış travma odaklı psikoterapötik yaklaşımlardan biridir. NICE klinik kılavuzları yetişkinlerde TSSB tedavisinde EMDR'ı önerilen travma odaklı psikolojik müdahaleler arasında değerlendirmektedir.
Burada önemli olan EMDR'ı “anksiyeteyi ortadan kaldıran bir yöntem” olarak sunmamak.
Daha doğru soru şu olabilir:
Bugünkü kaygının ne kadarı bugüne, ne kadarı geçmişte işlenmemiş deneyimlerin bugünkü yansımalarına ait?
Bu ayrım bilimsel açıdan önemlidir.
Çünkü psikoterapide amaç yalnızca bir belirtinin ortadan kalkması değil, kişinin yaşadığı deneyimle kurduğu ilişkinin değişebilmesidir.
Geçmiş değişmez.
Ama geçmişin bugün üzerimizdeki etkisi değişebilir.
Psikoterapinin önemli katkılarından biri, kişinin geçmişini silmek değil; geçmiş deneyimlerinin bugünkü yaşamını ve geleceğe ilişkin algısını belirleme gücünü azaltmaktır.
Kontrol edemediğimiz bir dünyada nasıl yaşayacağız? Çünkü dünyayı tamamen kontrol edemeyiz.
Ekonomik belirsizliği, savaşları, hastalıkları, doğal afetleri ya da diğer insanların davranışlarını kontrol edemeyiz.
Çocuklarımızı hayatın bütün risklerinden koruyamayız.
Geleceğin tamamını planlayamayız.
Belki de psikolojik dayanıklılık tam burada başlıyor:
Her şeyi kontrol edebilmekte değil, kontrol edemediğimiz şeylerle karşılaştığımızda da kendimize güvenebilmekte.
“Her şeyi kontrol etmeliyim” düşüncesinden,
“Her şeyi kontrol edemem ama karşıma çıkanlarla baş edebilirim” düşüncesine geçebilmek.
Bu, kaygının tamamen ortadan kalkması değildir.
Belirsizlikle kurduğumuz ilişkinin değişmesidir.
Çünkü güven duygusu her zaman dünyanın güvenli olmasından doğmaz. Bazen dünyanın güvenli olmadığını kabul ederken bile kendimize güvenebilmekten doğar.
Belki de modern insanın ihtiyacı daha fazla bilgi değil, bilginin sınırlarını kabul edebilme becerisidir.
Her haberi bilmek zorunda olmadığımızı,
her ihtimali çözmek zorunda olmadığımızı,
her riski önceden fark etmek zorunda olmadığımızı,
her “ya olursa?” sorusuna cevap vermek zorunda olmadığımızı hatırlamak.
Çünkü kaygı bizi sürekli geleceğe taşırken, hayat yalnızca şimdi gerçekleşiyor.
Dünyanın bütün kaygılarını cebimizde taşıyor olabiliriz.
Ama hepsini açıp okumak zorunda değiliz.
Belki çağımızın en önemli psikolojik becerilerinden biri, belirsizliği tamamen ortadan kaldırmadan onunla yaşayabilmek.
Çünkü psikolojik olarak güçlü olmak, dünyanın hiç kaotik olmaması değildir.
Kaosun içinde kendimize bir iç düzen kurabilmektir.
Kaynakça
- 1) World Health Organization. (2025). Anxiety disorders. World Health Organization.
- 2)Näsling, J., Åström, E., Jacobsson, L., & Ljungberg, J. K. (2024). Effect of psychotherapy on intolerance of uncertainty: A systematic review and meta-analysis. Clinical Psychology & Psychotherapy, 31(4), e3026.
- 3)Du, M., et al. (2024). Association between problematic social networking use and anxiety symptoms: A systematic review and meta-analysis. BMC Psychology, 12, 263.
- 4)Wu, W., Huang, L., & Yang, F. (2024). Social anxiety and problematic social media use: A systematic review and meta-analysis. Addictive Behaviors, 153, 107995.
- 5)National Institute for Health and Care Excellence. (2018). Post-traumatic stress disorder (NG116): Recommendations. NICE.
- 6)Wright, S. L., et al. (2024). EMDR v. other psychological therapies for PTSD: A systematic review and individual participant data meta-analysis. Psychological Medicine, 54(8), 1580–1588.
- 7)Rasines-Laudes, P., & Serrano-Pintado, I. (2023). Efficacy of EMDR in post-traumatic stress disorder: A systematic review and meta-analysis of randomized clinical trials. Psicothema, 35(4), 385–396.

