Değişen Çocuklar Mı, Çocukluk Mu? Ebeveynlerle yaptığım sohbetlerde son yıllarda sık karşılaştığım bir durum var. Kendi çocukluklarından söz ederken geçmişte şartların daha zor olduğunu anlatıyorlar.
Ardından da bugünün çocuklarının daha kolay zorlandığından, daha fazla ilgi ve müdahale beklediğinden ya da daha fazla davranış problemi gösterdiğinden söz ediyorlar. “Biz bunları yaşadık, bize bir şey olmadı” düşüncesi de bu karşılaştırmanın önemli bir parçası. Peki gerçekten çocuklar mı değişti, yoksa çocukluğun kendisi mi değişti?
Belki de bu sorunun yanıtını yalnızca çocukların davranışlarında değil, onların içinde büyüdüğü dünyada aramak gerekiyor. Geçmişte yaşanan zorlukların kişiye bugün zarar vermemiş olması, bu zorlukların her çocuk için gerekli veya yararlı olduğu anlamına gelmediği gibi, kişinin yaşadıklarının onda hiçbir iz bırakmadığını da kesin olarak göstermez. Bazen çocukken yaşadığımız bazı durumları o kadar normal kabul ederiz ki, yıllar sonra bunların davranışlarımızla veya ilişkilerimizle bir bağlantısı olabileceğini düşünmeyiz.
Çocukken duygularını ifade etmesine izin verilmeyen bir yetişkin bugün öfkesini ifade etmekte zorlanabilir ya da tam tersine öfkesini çok yoğun yaşayabilir. Sürekli kendi başının çaresine bakması beklenen bir kişi yardım istemekte zorlanabilir. Bunların her birini doğrudan çocukluk deneyimlerinin sonucu olarak görmek elbette doğru olmaz.
Ancak “Bana bir şey olmadı” diyebilmek için yalnızca bugün kendimizi nasıl gördüğümüze bakmak da yeterli değildir. Belki de bazı kuşaklar yaşadıkları şeylerin kendilerinde bir sorun oluşturmadığını değil, bunları sorun olarak görmemeyi öğrendi. Burada zorluk yaşamak ile travma yaşamak arasındaki farkı da gözden kaçırmamak gerekiyor.
Çocuğu travmatik yaşantılardan korumak ile çocuğun hayatında hiç zorluk yaşamamasını sağlamak aynı şey değil. Şiddet, istismar, ihmal, sürekli korku ve güvensizlik gibi gelişimini olumsuz etkileyebilecek yaşantılardan korunmak elbette temel bir ihtiyaç. Ancak istediği bir şeyin gerçekleşmemesi, beklemek zorunda kalması, başarısız olması ya da bir güçlükle kendi kendine baş etmeye çalışması tek başına travmatik bir deneyim değildir.
Çocuğun yaşına uygun zorluklarla karşılaşması ve bunlarla baş edebildiğini deneyimlemesi, dayanıklılığın gelişimini destekleyen deneyimlerden biri olabilir. Çocuğumuzun yaşadığı bir problemi onun adına çözmek o anda hem çocuğu hem bizi rahatlatabilir. Fakat çocuk her karşılaştığı güçlükte bir yetişkinin müdahalesiyle karşılaşıyorsa, kendi çözümünü bulabileceği deneyimler de azalır.
Oysa çocuk denediğinde, başarısız olduğunda, yeniden düşündüğünde ve sonunda bir çözüm bulduğunda yalnızca o problemi çözmüş olmaz; aynı zamanda “Ben bunu yapabilirim” duygusunu da geliştirir. Bu nedenle çocuğun hayatını kolaylaştırmak, her zaman onun hayatla baş etmesini kolaylaştırmak anlamına gelmeyebilir. Çocukların davranışlarını nasıl yorumladığımız ise bizi başka bir noktaya getiriyor: Çocukların davranışları mı değişti, yoksa biz bu davranışları adlandırma biçimimizi mi değiştirdik?
Geçmişte çok hareketli bir çocuk “yaramaz”, sürekli dalan bir çocuk “dalgın”, karşı çıkan bir çocuk “inatçı” olarak tanımlanabiliyordu. Bugün ise psikoloji ve psikiyatri alanına ait birçok kavram günlük hayatımızın içine daha fazla girmiş durumda. Bunun önemli bir avantajı var.
Çocukların yaşadığı bazı güçlükleri daha erken fark edebiliyor ve ihtiyaç duyduklarında profesyonel destek almalarını sağlayabiliyoruz. Ancak bir kavramın günlük dile girmesi, o kavramın her çocuk için kullanılabileceği ve ebeveynin yalnızca gözlem yaparak bir kanıya varabileceği anlamına gelmemektedir. Özellikle tanısal anlamı bulunan kavramların profesyonel bir değerlendirme yapılmadan çocukları tanımlamak için kullanılması dikkat edilmesi gereken bir nokta.
Örneğin bir çocuğun hareketli olması, onun “hiperaktif” olduğu anlamına gelmez. Hiperaktivite yalnızca “çok hareketli olmak” anlamında kullanılabilecek bir ifade değil, klinik değerlendirme içerisinde ele alınan bir kavramdır. Burada elbette klinik gözlem neticesinde tanı almış çocuklardan söz etmiyorum.
Sözünü ettiğim şey, herhangi bir değerlendirme yapılmadan “hiperaktif”, “dikkat eksikliği var” gibi ifadelerin günlük konuşmalarda çocukları açıklamak için kullanılması. Böyle bir etiket zamanla çocuğun kendisine bakışını etkileyebilir. Çocuğa sürekli “Sen zaten çok hareketlisin” veya “Sen dikkatini veremiyorsun” denildiğinde, çocuk bir süre sonra bunu yalnızca çevresinden duyduğu bir tanımlama olarak değil, kendisiyle ilgili bir kişilik özelliği olarak görebilir.
Başlangıçta üzerinde çalışılabilecek bir davranış, zamanla çocuğun değişmez bir özelliği gibi algılanabilir. Çocuk da yaşadığı güçlüğü çözmeye çalışmak yerine “Ben zaten böyleyim” diyerek kendisini bu davranış üzerinden tanımlamaya başlayabilir. Bu nedenle çocukla ilgili konuşurken davranışı çocuğun kişiliğinden ayırmak önemli.
“Bu çocuk nasıl biri?” sorusundan önce “Bu davranış hangi durumlarda ortaya çıkıyor?” diye düşünmek, hem çocuğu daha doğru anlamamıza hem de değişimin mümkün olduğu alanları görmemize yardımcı olabilir. Geçmişle bugün arasındaki farkı düşünürken bir başka ihtimali de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Geçmişte çocukların yaşadığı davranışsal ve duygusal güçlükler vardı; yalnızca bunları açıklamak için kullandığımız kelimeler farklıydı.
Bugün dikkat problemi olarak değerlendirdiğimiz bir çocuk geçmişte dalgın veya tembel olarak görülmüş olabilir. Bugün kaygı belirtisi olarak değerlendirdiğimiz bazı davranışlar ise çekingenlik, naz ya da huysuzluk olarak yorumlanmış olabilir. Dolayısıyla bugün bazı davranışların daha görünür hâle gelmesi, her zaman bu davranışların geçmişe göre daha fazla olduğu anlamına gelmeyebilir.
Bir kısmını artık daha erken fark ediyor olabiliriz. Bunun yanında bazı davranışların gerçekten artmış olması da mümkün. Bu iki ihtimali birbirinden ayırmadan düşünmek gerekiyor.
Bugünün çocukluk kavramı üzerinde ayrıca düşünmemiz gereken konulardan biri de oyun. Geçmişte çocukların oyunlarının nasıl geçirileceği daha az yetişkin tarafından belirlenirdi. Çocuklar kendi oyunlarını kurar, ellerindeki nesneleri farklı biçimlerde kullanır ve ne yapacaklarını kendileri bulurlardı.
Bugün ise çocukların gelişimini desteklemek için çok daha fazla seçeneğimiz var. Zekâ oyunları, eğitici oyuncaklar ve yapılandırılmış oyunlar farklı gelişim alanlarını destekleyebiliyor. Buradaki mesele bu oyunların faydasını sorgulamak değil; çocuğun gelişimini destekleme amacıyla serbest zamanlarının tamamını yapılandırılmış etkinliklerle doldurmamamız gerektiğini hatırlamak.
Çünkü yönlendirmenin ve önceden belirlenmiş kuralların olmadığı serbest oyunlar da çocuğun gelişiminde önemli bir yere sahip. Çocuk bir oyuncakla nasıl oynayacağını kendisi belirlediğinde, birkaç oyuncağı bir araya getirip kendi hikâyesini oluşturduğunda veya sıkıldığında kendi kendine yapacak bir şey bulduğunda yalnızca oyun oynamış olmuyor. Kendi kararlarını veriyor, hayal gücünü kullanıyor, deniyor ve kendi dünyasını kuruyor.
Bazen yaşadığı bir güçlüğü ya da ifade etmekte zorlandığı bir duyguyu oyun içerisinde yeniden ele alması da mümkün. Bu nedenle mesele yapılandırılmış oyunları serbest oyunun karşısına koymak değil; çocuğun her ikisine de ihtiyaç duyduğunu görmek. Belki de bugün çocukların hayatında eksik olan şey daha fazla etkinlikten ziyade etkinlik yapılması gerekmeyen zamanlardır.
Serbest oyunun azalmasını yalnızca ebeveynlerin daha korumacı olmasıyla açıklamak doğru olmayacaktır. Kentlerin değişmesi, trafik, apartman yaşamı, güvenlik kaygıları ve yoğun okul/ kurs programları çocukların kendi başlarına oyun kurabilecekleri alanları daraltıyor. Haluk Yavuzer, Resimleriyle Çocuk adlı kitabında yüksek binalardaki yaşamın çocuk üzerindeki olası yansımalarını ele alırken, “Yüksek binalardaki yaşam çocuktaki özlem ve gerginliğin yansıması şeklinde ortaya çıkabilir.” ifadesini kullanıyor.
Bu değerlendirme, çocuğun içinde bulunduğu fiziksel çevrenin de çocukluk deneyimlerinden bağımsız düşünülemeyeceğini hatırlatıyor. Burada ebeveynleri suçlamak yerine onların kaygılarını da anlamak gerekiyor. Çocuğun başına bir şey gelmesinden korkmak ve onun güvenliğini düşünmek oldukça anlaşılır.
Ancak yetişkinin dünyaya ilişkin kaygısı arttıkça çocuğun deneyim alanı da küçülebiliyor. Kendi başına oyun kurmak, bir arkadaşıyla yetişkin müdahalesi olmadan anlaşmazlık yaşamak veya karşılaştığı küçük bir problemi kendi yöntemiyle çözmek, çocuk için önemli deneyimler olabilir. Bütün bunları düşündüğümüzde, bugünün çocuklarını geçmişin çocuklarıyla karşılaştırmak “Çocuklar artık daha şımarık” gibi tek bir sonuca ulaşmak oldukça yetersiz ve kolaycı bir yaklaşımdır.
Geçmişte de çocukların yaşadığı davranışsal ve duygusal güçlükler vardı. Ancak bugün çocukların içinde büyüdüğü dünya değişti. Daha fazla korunan, daha fazla yapılandırılan, daha fazla ekranla karşılaşan ve serbest oyun alanları daralan bir çocukluktan söz ediyoruz.
Belki de bu nedenle “Çocuklar neden eskisi gibi değil?” sorusunu sormak yerine, “Çocukluk neden eskisi gibi değil?” diye sormak daha anlamlı olacaktır. Çocukların hayatını zorlaştırmak değil, onların hayatla baş edebileceklerini deneyimleyebilecekleri alanları korumak gerekiyor. Her problemi onlar adına çözmek yerine bazı problemlerle kendilerinin uğraşmasına, her boşluğu bir etkinlikle doldurmak yerine zaman zaman sıkılmasına izin vermek de çocukları desteklemenin bir yolu.
Aynı şekilde, her davranışı bir etiketle açıklamak yerine davranışın nedenini anlamaya çalışmak da çocuğa alan açmanın bir parçası. Çocuğu zorluklardan uzak tutarak değil; güvenli bir ortam içerisinde, yaşına uygun zorluklarla karşılaşmasına ve bunlarla kendi başına baş edebildiğini deneyimlemesine izin vererek gelişiyor. Belki de çocukların bugün daha fazla şeye değil, bazı şeyleri kendi başlarına deneyimleyebilecekleri daha fazla alana ihtiyaçları var.
Değişen yalnızca çocukların davranışları değil; onların büyüdüğü çevre, oynadığı oyunlar, karşılaştığı güçlükler ve hatta kendilerini tanımlamak için kullandığımız kelimeler. Bu nedenle çocukları geçmişle kıyaslamak yerine, bugün onlara nasıl bir çocukluk sunduğumuza bakmak belki de daha anlamlı bir başlangıç olacaktır.
Kaynakça
- Yavuzer, H. (1993). Resimleriyle Çocuk. İstanbul: Remzi Yayınevi.


