"Doğa hiçbir zaman kusursuz olmaya çalışmaz. Belki de bu yüzden bize kusursuz görünür." Geçtiğimiz günlerde ilk kez duyduğum bir kelime, beklediğimden çok daha uzun süre zihnimde kaldı: sprezzatura. İlk anda anlamını bilmiyordum; yalnızca telaffuzu ve fonetiği dikkatimi çekmişti.
Kulağa zarif, akıcı ve bir o kadar da gizemli geliyordu. Merak edip araştırmaya başladığımda ise yalnızca anlamını öğrenmedim; o kelimenin taşıdığı düşünceyle de tanıştım. "Çabasız zarafet" ya da "zahmetsiz görünen ustalık" olarak çevrilen sprezzatura, üzerine düşündükçe yalnızca sanata ya da estetiğe değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye de dokunmaya başladı.
Çünkü bazen tek bir kelime, uzun zamandır zihnimizin bir köşesinde sessizce bekleyen soruları görünür hâle getirebiliyor. Benim için de tam olarak öyle oldu. Kendime şu soruyu sordum: Kusursuz nedir ki?
Gerçekten kusursuz diye bir şey var mı? Varsa bunu kim belirliyor? Hangi ölçüye göre?
Hangi zamana, hangi topluma, hangi insana göre? Bu soruların peşinden giderken ilginç bir şey fark ettim. İnsan dünyaya kusursuz olma kaygısıyla gelmiyor.
Bir çocuk yürümeyi öğrenirken kaç kez düştüğünü hesaplamıyor; resim yaparken boyanın çizginin dışına taşmasını başarısızlık olarak görmüyor, şarkı söylerken sesinin güzel çıkıp çıkmadığını düşünmüyor. Onun için önemli olan sonuç değil, deneyimin kendisi. Merak ediyor, deniyor, yanılıyor, yeniden deniyor.
Kusursuzluğu aramıyor; yalnızca keşfediyor ve yaşadığı sürecin tadını çıkarıyor. Sonra büyüyoruz. Yalnızca okumayı, yazmayı ya da çalışmayı öğrenmiyoruz; aynı zamanda görünmez ölçütler de öğreniyoruz.
Hangi notun başarılı sayıldığını, hangi bedenin güzel bulunduğunu, hangi mesleğin daha değerli görüldüğünü, nasıl konuşursak daha çok takdir edileceğimizi fark etmeden içselleştiriyoruz. Bir süre sonra bu ölçütler başkalarının sesi olmaktan çıkıp kendi iç sesimize dönüşüyor. Böylece hayatı deneyimlemekten çok, kendimizi değerlendirmeye başlıyoruz.
"Daha iyi olabilirdim… Daha başarılı görünmeliydim… Daha az hata yapmalıydım…" Zihnimiz, farkında olmadan sürekli çalışan bir jüriye dönüşüyor.
İşte bu yüzden doğaya bakarken hissettiğimiz hayranlığı, kendimize bakarken aynı açıklıkla hissedemiyoruz. Çünkü doğa hiçbir zaman kendisini değerlendirmiyor. Hiçbir gün batımı bir diğerine benzemiyor.
Güneş, her akşam gökyüzünü hayranlık uyandıran binbir tonla yeniden boyuyor; kimi zaman ufku turuncunun sıcaklığıyla sarıyor, kimi zaman pembeyi mora karıştırıyor, kimi zamansa bulutların ardına çekilip sessizce vedalaşıyor. Rüzgâr yıllar boyunca ağaçların dallarına kendi hikâyesini yazıyor. Nehirler önlerine çıkan kayalara rağmen yollarını buluyor; bazen yön değiştiriyor, bazen yavaşlıyor ama akmaktan vazgeçmiyor.
Aynı bahçede açan iki çiçek bile birbirinin aynısı değil. Buna rağmen hiçbirimiz bir gün batımını "yeterince güzel değildi" diye yargılamıyor, bir ağacı dalları eğri diye eksik bulmuyor ya da denizi dalgalı olduğu için başarısız ilan etmiyoruz. Çünkü doğa kendini ispat etmeye çalışmıyor; yalnızca kendi doğasına sadık kalarak var oluyor.
Oysa biz, güzelliği çoğu zaman kusursuzlukla karıştırıyoruz. Simetrik olanın, eksiksiz görünenin ya da hata barındırmayanın daha değerli olduğuna inanıyoruz. Halbuki hayatın hafızamızda yer eden anlarına baktığımızda bambaşka bir tablo görüyoruz.
En çok güldüğümüz anların bir planı yoktu. Bizi değiştiren sohbetler önceden hazırlanmış değildi. Yıllar sonra dönüp baktığımızda değerini hissettiğimiz fotoğraflar da çoğu zaman teknik olarak en kusursuz kareler değil; bize bir duyguyu yeniden yaşatabilen karelerdi.
Demek ki hafızamız kusursuzluğu değil, hakikati saklıyordu. Sprezzatura üzerine düşünürken beni en çok etkileyen nokta da buydu. Bu kavram emeksizliği değil, emeğin doğallığa dönüşmesini anlatıyordu.
Bir piyanistin sahnede tek bir notaya bile tereddüt etmeden dokunabilmesi, bir dansçının hareketlerinin yerçekimine meydan okuyormuş gibi görünmesi ya da bir yazarın cümlelerinin su gibi akması… Bunların hiçbiri çabanın yokluğundan doğmuyor. Aksine, yıllar içinde emeğin insanın doğasına karışmasından doğuyor.
Bir noktadan sonra yapılan iş ile kişi arasında görünmez bir uyum oluşuyor ve emek, gösterilmesi gereken bir yük olmaktan çıkıp insanın doğal bir uzantısına dönüşüyor. Sanırım gerçek zarafet de tam burada başlıyor. İlginç olan şu ki, psikoloji araştırmaları da benzer bir noktaya işaret ediyor.
Kendimiz için ulaşılması güç standartlar belirlediğimizde dikkatimizi yaptığımız işten çok kendimizi değerlendirmeye yöneltiyoruz. Böylece "Ne öğreniyorum?" sorusu yavaş yavaş yerini "Yeterince iyi miyim?" sorusuna bırakıyor. Oysa gelişim, kusursuz olmaktan değil; denemekten, hata yapmaktan ve yeniden başlayabilmekten besleniyor.
Sorun çaba göstermek değil; çabayı yalnızca kusursuzluğa ulaşmanın bir aracı olarak görmek. Çünkü gelişim yaşayan bir süreçtir. Bugün öğrendiğimiz bir şey yarın değişebilir, bugün eksik hissettiren bir yanımız zamanla en güçlü tarafımıza dönüşebilir.
Kusursuzluk ise sanki ulaşılması gereken değişmez bir son durakmış gibi sunulur. Oysa insanın doğası da tıpkı doğa gibi hareket hâlindedir. Nehir nasıl önüne çıkan her kayaya rağmen akmaya devam ediyorsa, insan da bazen yön değiştirerek, bazen yavaşlayarak ama her deneyimden dönüşerek ilerler.
Yazının başındaki soruya yeniden dönelim. Kusursuz nedir ki? Bu sorunun tek bir cevabı olmayabilir.
Ancak doğa her gün aynı şeyi sessizce hatırlatıyor. Güneş, bir önceki akşamdan daha güzel batmaya çalışmıyor; yalnızca o güne ait renklerini gökyüzüne bırakıyor. Hiçbir renk bir diğeriyle yarışmıyor, hiçbir gün batımı bir öncekini geçmeye çalışmıyor.
Buna rağmen her akşam dönüp gökyüzüne bakıyor ve aynı hayranlığı yeniden hissediyoruz. Bizi etkileyen şey kusursuzluk değil, doğanın kendisini tekrar etmeden, kendi ritmiyle var olabilmesi. İnsan da yaşamı boyunca aynı şekilde değişiyor, dönüşüyor ve her deneyimle kendine yeni bir renk katıyor.
Asıl mesele, kusursuz birine dönüşmeye çalışmak değil; değişirken kendimize ait olanı koruyabilmek. Çünkü güzellik, kusursuz olmaktan değil; her defasında kendine özgü bir iz bırakabilmekten doğuyor.


