“İyi misin?” Ne kadar basit bir soru gibi geliyor. Çoğu zaman cevabını bile düşünmeden “İyiyim.” diyoruz. Bazen gerçekten iyi olduğumuz için, bazen de iyi olmadığımızı anlatacak gücü kendimizde bulamadığımız için. Belki de zamanla “iyiyim” demek, bir duygu durumunu ifade etmekten çok, yerine getirmemiz gereken bir görev hâline geldi.
İnsanlardan çoğu zaman güçlü olmaları bekleniyor. Yorulduğumuzda biraz daha dayanmamız, üzüldüğümüzde toparlanmamız, başarısız olduğumuzda yeniden denememiz söyleniyor. Bunların hepsi kulağa güzel geliyor. Fakat kimse bize her zaman güçlü olmak zorunda olmadığımızı yeterince söylemiyor. Sanki üzülmek bir eksiklik, yorulmak bir zayıflık, başarısız olmak ise düzeltilmesi gereken bir hata gibi görülüyor.
Peki gerçekten her zaman iyi olmak zorunda mıyız?
Çocukluktan itibaren duygularımızla kurduğumuz ilişki, yetişkinlikte kendimize nasıl davrandığımızı da etkiliyor. Ağladığımızda susturuluyor, korktuğumuzda cesaretlendirilmek yerine bazen korkumuz küçümseniyor, öfkelendiğimizde duygumuzdan çok davranışımız sorgulanıyor. Zamanla bazı duygularımızı göstermemeyi öğreniyoruz. Daha sonra ise yalnızca başkalarından değil, kendimizden de duygularımızı saklamaya başlıyoruz. Üzgün olduğumuzda bile kendimize “Abartıyorum.”, yorulduğumuzda “Herkes çalışıyor, ben neden dayanamıyorum?” diyebiliyoruz.
Belki de asıl yorucu olan yaşadığımız şeylerden çok, onları yaşarken kendimize izin vermememizdir.
Günümüzde bu durum sosyal medyayla birlikte daha da görünür hâle geliyor. İnsanların hayatlarının çoğunlukla güzel anlarını gördüğümüz bir ortamda, kendi hayatımızın sıradan ve zor taraflarını başkalarının hayatlarıyla karşılaştırabiliyoruz. Bir başkasının başarısını, mutluluğunu veya enerjisini gördüğümüzde kendi yorgunluğumuzu daha büyük bir eksiklik gibi algılayabiliyoruz. Böylece yalnızca iyi olmak değil, iyi görünmek de bir zorunluluğa dönüşüyor.
Oysa hiçbir insan yalnızca mutlu, başarılı ve güçlü olduğu anlardan ibaret değil. Hepimizin kimseye anlatmadığı kırgınlıkları, korkuları, başarısızlıkları ve kendimizle mücadele ettiğimiz zamanlar var. Dışarıdan bakıldığında hayatı yolunda görünen bir insanın kendi içinde neler yaşadığını bilemeyiz. Belki de bu yüzden birbirimize karşı olduğu kadar kendimize karşı da daha anlayışlı olmamız gerekiyor.
Duygularımızı kabul etmek, onları büyütmek anlamına gelmez. Üzgün olduğumuzu kabul etmek, sonsuza kadar üzgün kalacağımız anlamına gelmez. Yorulduğumuzu fark etmek, güçsüz olduğumuzu göstermez. Tam tersine, insanın kendi sınırlarını fark edebilmesi kendisiyle kurduğu ilişkinin önemli bir parçasıdır.
Bazen hiçbir şey yapmak istemeyebiliriz. Bazen planlarımız istediğimiz gibi gitmeyebilir. Bazen çok istediğimiz bir şeyi kaybedebilir, bir insandan uzaklaşabilir veya gelecekle ilgili ne yapacağımızı bilemeyebiliriz. Bütün bunların karşısında hemen toparlanmak zorunda olduğumuzu düşünmek, yaşadığımız duygunun kendisinden daha ağır bir yük hâline gelebilir.
Belki de kendimize sormamız gereken soru “Neden iyi değilim?” değil, “Şu an neye ihtiyacım var?” olmalı. Biraz dinlenmeye mi, anlaşılmaya mı, yalnız kalmaya mı, konuşmaya mı ihtiyacımız var? Kendimizi sürekli düzeltmeye çalışmak yerine bazen yalnızca kendimizi dinlemek gerekiyor.
Çünkü insan her gün aynı güçte olmayabilir. Dün kolayca taşıdığımız bir yük bugün ağır gelebilir. Dün bizi mutlu eden bir şey bugün hiçbir şey hissettirmeyebilir. Bu, değiştiğimiz veya başarısız olduğumuz anlamına gelmez. İnsan olmak biraz da böyle bir şeydir; değişmek, hissetmek, yorulmak ve yeniden toparlanmak.
Belki de iyileşmenin ilk adımı her şeyi yoluna koymaya çalışmak değil, her şeyin yolunda olmadığı bir anı kabul edebilmektir.
Bu yüzden bazen “İyi değilim.” diyebilmek gerekir. Bunu söylerken kendimizi suçlamadan, utanmadan ve hemen bir çözüm bulmak zorunda hissetmeden…
Çünkü belki de insanın kendisine verebileceği en büyük izin, her gün iyi olmak zorunda olmadığını kabul etmektir.
Bugün iyi olmayabilirim. Ve bu, olduğum kişiyi daha az değerli yapmaz.


