Pazar, Ağustos 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Birlikte Ama Yalnız: Animasyon Filmi “Oyuncak Hikayesi 5”in Oyun ve Çocukluk Üzerine Düşündürdükleri

"Çocuk, hayal gücünün arkadaşlıkla buluştuğu yerde büyür."

Çocukluğun sesi bazen bir kahkahaydı, bazen odanın ortasına kurulmuş hayali bir kamp ve bazen de birbirine can veren birkaç oyuncaktı. Bir karton kutu uzay gemisine, battaniyeler kaleye ve bazı oyuncaklar ise unutulmaz maceraların kahramanlarına dönüşebilirdi. Oyun yalnızca eğlenceli vakit geçirmekten ibaret değildi; dünyayı tanımanın, ilişkiler kurmanın ve kendini ifade etmenin en doğal yollarından biriydi.

Bugün ise çocukluk bambaşka bir dönüşümün içinde. Dijital teknolojiler, akıllı oyuncaklar ve ekranlar çocukların günlük yaşamının vazgeçilmez bir parçası hâline geldi. Çocuklar hâlâ oyun oynuyor gibi görünse de akıllarda önemli bir soru beliriyor: Oyun gerçekten aynı oyun mu?

Tüm zamanların en sevilen animasyon filmlerinden biri olan Oyuncak Hikayesi 5 tam da bu sorunun peşinden gidiyor. İlk bakışta eski oyuncaklarla yeni nesil teknolojik oyuncaklar arasındaki değişimi anlatıyor gibi görünse de aslında çok daha temel bir dönüşümü sorguluyor. Film çocukların hangi oyuncağı seçtiğinden çok, oyun kurma biçimlerinin ve oyunla kurdukları ilişkinin nasıl değiştiğine odaklanıyor.

Filmde; çocukların ilgisini üzerinde toplayan ve ekran temelli dijital oyun deneyimini temsil eden yeni nesil oyuncak Lilypad’in gelişiyle birlikte Jessie ve diğer oyuncaklar giderek geri planda kalmaya başlar ancak, burada asıl mesele eski oyuncakların unutulması değildir. Asıl değişen, çocukların oyun deneyimidir. Bir zamanlar oyuncaklarıyla hikâyeler oluşturan, karakterlere roller veren ve hayal güçleriyle yeni dünyalar kuran çocuklar, artık çoğu zaman hazır içeriklerin pasif tüketicileri hâline gelmektedir.

Filmin dikkat çekici yanlarından biri de oyuncakların çocukların ilgisini yeniden kazanmak için verdikleri sessiz mücadeledir. Jessie ve arkadaşları aslında yalnızca kendileriyle oynanmasını istemez; çocukların yeniden hayal kurabilmelerini, birlikte hikâyeler üretebilmelerini ve oyunun paylaşılabilen bir deneyim olmasını isterler. Bu yönüyle oyuncakların yaşadığı hayal kırıklığı, günümüzde pek çok ebeveynin ve eğitimcinin aklındaki ortak soruyu da yansıtıyor: Çocuklar gerçekten oyun mu oynuyor, yoksa yalnızca içerik mi tüketiyor?

Belki de filmin en çarpıcı yanı şu: Çocuklar yalnız değil; aynı odadalar, yan yanalar fakat birlikte değiller. Her biri kendi ekranına odaklanırken ortak bir hikâye üretmiyor, birbirinin yüz ifadelerini okumuyor, oyun içinde pazarlık yapmıyor ya da bozulan bir oyunu birlikte yeniden kurmaya çalışmıyor. Bir arada olmak birlikte oynamak anlamına gelmiyor.

Bu sahneler yalnızca filmin dünyasını değil, günümüz çocukluğunu da düşündürüyor. Bir kafede, restoranda ya da ev ortamında aynı masada oturan çocukların her birinin kendi ekranına daldığı anlara hepimiz tanıklık ediyoruz. Sessizlik var; ancak bu sessizlik birlikte oyuna dalmanın huzurlu sessizliği değil, ekranların görünmez biçimde ördüğü bir yalnızlığın sessizliği.

Oysa, gelişim psikolojisi bize oyunun çocukluk dönemindeki yerinin çok daha önemli olduğunu söylüyor. Çocuk oyun oynarken yalnızca eğlenmez; plan yapmayı, dikkatini sürdürebilmeyi, karşılaştığı sorunlara farklı çözümler üretmeyi ve bazen istediği hemen olmadığında sabretmeyi öğrenir. Bir kuleyi nasıl inşa edeceğini düşünür, bozulan oyunu yeniden kurar, arkadaşının fikrine uyum sağlamaya çalışır. Aslında tüm bunlar, ilerleyen yıllarda okul yaşamından sosyal ilişkilere kadar pek çok alanda işe yarayacak becerilerin temelini oluşturur. Güncel araştırmalar da serbest ve hayali oyunların çocukların dikkatlerini yönetme, plan yapma ve davranışlarını düzenleme becerilerini desteklediğini göstermektedir (McHarg ve ark., 2020; Walker ve ark., 2020).

Oyunun katkıları yalnızca bilişsel becerilerle sınırlı değildir. Oyun, çocukların başkalarıyla ilişki kurmayı öğrendikleri doğal bir yaşam alanıdır. Paylaşmayı, sıra beklemeyi, iş birliği yapmayı, uzlaşmayı ve zaman zaman hayal kırıklığıyla baş etmeyi oyun içinde deneyimlerler. Bir arkadaşının duygularını fark etmeyi, gerektiğinde kendi isteğinden vazgeçmeyi ya da birlikte yeni kurallar oluşturmayı yine oyun sayesinde öğrenirler. Çocuklar oyun oynarken yalnızca oyuncaklarla değil, hayatla da prova yaparlar.

Hayali oyunların ise ayrı bir önemi vardır. Bir çocuk oyuncak ayısını hasta bir çocuğa, karton kutuyu bir gemiye ya da küçük bir taşı sihirli bir hazineye dönüştürdüğünde yalnızca hayal kurmaz; aynı zamanda farklı bakış açılarını deneyimler, duygularını ifade eder ve yaşadığı dünyayı anlamlandırmaya çalışır. Araştırmalar, sembolik oyunun çocukların hem bilişsel hem de duygusal gelişimini destekleyen önemli bir deneyim alanı olduğunu göstermektedir (Thibodeau-Nielsen ve ark., 2020).

İşte tam da bu nedenle Oyuncak Hikayesi 5; yalnızca oyuncakların değişimini anlatan bir film değil. Filmin aslında sorguladığı oyunun dönüşmesi çünkü, oyunun değişmesi çocukluğun deneyimlenme biçiminin de değişmesi anlamına geliyor. Film, çocukların neyle oynadığından çok, oyun aracılığıyla kurdukları ilişkilerin ve deneyimlerin nasıl dönüştüğünü görünür kılıyor.

Oyunun çocuk gelişimindeki yerini anlamaya çalışan kuramcılar da benzer bir noktaya dikkat çekiyor. Donald Winnicott’a göre çocuk en çok oyun oynarken kendisi olabilir çünkü, oyun; hayal gücünü özgürce kullandığı, duygularını ifade ettiği ve dünyayı güvenle keşfettiği özel bir alandır. Çocuk bazen bir süper kahramana, bazen bir öğretmene ve bazen de bir veterinere dönüşür. Her yeni rol, onun hem kendisini hem de başkalarını anlamaya çalışmasının bir yoludur.

Bağlanma kuramının öncüsü John Bowlby (1988) ise çocuğun dünyayı keşfetmeye cesaret edebilmesi için önce kendisini güvende hissetmesi gerektiğini vurgular. Güvenli bağlanma ilişkileri, çocuğa keşfetmesi için sağlam bir dayanak sunar; oyun ise bu güven duygusunun en doğal ifade alanlarından biridir. Çocuk oyun sırasında yalnızca eğlenmez; güvenmeyi, iş birliği yapmayı, duygularını paylaşmayı ve ilişkilerini geliştirmeyi de öğrenir. Bu yönüyle oyun, yalnızca gelişimi destekleyen bir etkinlik değil, aynı zamanda insan ilişkilerini besleyen temel bir deneyimdir.

Elbette teknolojiyi bütünüyle olumsuz görmek doğru değil. Gelişim dönemine uygun içerikler, sınırlı kullanım süresi ve yetişkin rehberliğiyle kullanılan dijital araçlar öğrenmeyi destekleyebilir, merakı artırabilir ve çocuklara yeni deneyimler sunabilir. Oyuncak Hikayesi 5 de tam olarak bunu hatırlatıyor. Film, teknolojiyi bir “rakip” ya da “kötü karakter” olarak sunmuyor. Sorun teknolojinin varlığı değil; oyunun yalnızca teknolojiye indirgenmesi. Çocuk, kendi hikâyesini kuran kişi olmaktan uzaklaşıp yalnızca başkalarının hazırladığı hikâyeleri tüketmeye başladığında oyunun doğası da değişmeye başlıyor.

Belki de bugün çocuklara sormamız gereken soru “Ne kadar ekran kullanıyor?” yerine “Bugün gerçekten oyun oynayabildi mi?” olmalı çünkü, oyunun gücü oyuncağın kendisinde değil çocuğu nasıl bir deneyime davet ettiğinde saklı. Oyuncağın ahşaptan, pelüşten ya da dijital olması tek başına belirleyici değil. Önemli olan, çocuğun onunla hayal kurabilmesi, paylaşabilmesi, üretebilmesi ve ilişki kurabilmesi.

Belki de çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey daha fazla oyuncak yerine; birlikte oyun kurabilecekleri zaman, ilişkiler geliştirebilecekleri güvenli ortamlar ve hayal güçlerini özgürce kullanabilecekleri alanlardır. Oyun yalnızca çocukların vakit geçirdiği bir etkinlik değil; kendilerini, başkalarını ve dünyayı tanımaya başladıkları ilk ilişkisel deneyimdir.

Oyuncak Hikayesi 5, çocukluğu teknolojiden uzaklaştırmak yerine teknoloji ile oyunun birbirini dengeleyebileceği bir dünya hayal etmeyi öneriyor. Dijital araçlar çocuklara bilgi, beceri ve yeni deneyimler sunabilir. Oyun ise empati kurmayı, birlikte üretmeyi, uzlaşmayı, kaybetmeyi, yeniden denemeyi ve ortak bir hikâye yazmayı öğretendir.

Belki de filmin bize bıraktığı en önemli soru şu: Çocuklarımız gerçekten birlikte mi oynuyor, yoksa sadece yan yana mı büyüyor?

Kaynakça

  • Kaynakça
  • Bowlby, J. (1988). A secure base: Parent-child attachment and healthy human development. Basic Books.
  • McHarg, G., Ribner, A. D., Devine, R. T., & Hughes, C. (2020). Screen time and executive function in toddlerhood: A longitudinal study. Frontiers in Psychology, 11, 570392.
  • Thibodeau-Nielsen, R. B., Gilpin, A. T., Palermo, F., Nancarrow, A. F., Brown Farrell, C., Turley, D., DeCaro, J. A., Lochman, J. E., & Boxmeyer, C. L. (2020). Pretend play as a protective factor for developing executive functions among children living in poverty. Cognitive Development, 56, 100964.
  • Walker, S., Fleer, M., Veresov, N., & Duhn, I. (2020). Enhancing executive function through imaginary play: A promising new practice principle. Australasian Journal of Early Childhood, 45(2), 114-126.
  • Winnicott, D. W. (1971). Playing and reality. Tavistock.
Melis Kümbetlioğlu
Melis Kümbetlioğlu
Melis Kümbetlioğlu, Bilkent Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu ve Londra’daki Roehampton Üniversitesi’nde Bağlanma Çalışmaları alanında uzmanlık eğitimi almış bir psikolog ve yazardır. Erken dönem bağlanma ilişkileri ve sanat terapisi üzerine çalışmalar yapmakta, yazıları ve atölyeleri aracılığıyla sanatın terapötik gücünü paylaşmaktadır. Yüreğimden Dökülenler adlı kitabında, içsel yolculuğunu ve terapötik deneyimlerini samimi bir şekilde sunar. Kümbetlioğlu, bağlanma teorisini ve sanat terapisini bireylerin yaşamlarına dahil etmek ve iyileştirici bir dil geliştirmek için çalışmalarını sürdürmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar