Bazen hayatımıza tam da istediğimizi düşündüğümüz biri girer. İlgisini belli eder, bizi belirsizlikte ve merakta bırakmaz, iletişimi tutarlıdır, bir problem olduğunda susarak cezalandırmak yerine iletişim kurmayı seçer, sevgisini ve ilgisini almak için çabalamak zorunda kalmayız, bizi olduğumuz halimizle sever. Başta bu tutarlılık bize iyi gelir “Oh be sonunda” deriz hatta. Fakat bir süre sonra bu kişiye karşı bir heyecan duymadığımızı düşünürüz, bir şey eksik gibi gelir. “Bana karşı bu kadar ilgili, ben neden aynı yoğunlukta hissetmiyorum?” Veya “Neden ortada hiçbir şey yokken uzaklaşmak istiyorum?” diye düşünebiliriz. Bu düşünceler bu ilişkinin gerçekten bize uygun olmadığını düşündürebilir. Çünkü romantik çekim yalnızca karşımızdakinin tutarlı biri olmasıyla açıklanabilecek bir şey değildir. Bazen gerçekten o kişiyle aramızda bir bağ oluşmamıştır. Fakat bazı durumlarda ise olan bundan farklıdır. Başta her şeyin uyumlu olduğunu hatta uzun zamandır istediğimiz insan olduğunu düşünürken bir anda ortada bir şey yokken hissettiğimiz huzursuzluk ve bunalmadan bahsediyorum. Mesele uyum veya bağdan çok bizim neye alışık olduğumuzla ilgili de olabilir.
İlişkilerde daha önce deneyimlediğimiz dinamikler zamanla bazı duyguları, durumları bizim için daha “alışıldık” hale getirir. Eğer sevgi ve ilgiyi kazanmak, korumak veya sürdürmek için sürekli bir çaba göstermek zorunda olduğumuz ilişkilerde bulunduysak, daha çok kendimizden vermeye ya da karşı tarafın beklentilerine aşırı uyum sağlamaya alışırız. Bu tip ilişkilerde yaşadığımız belirsizlik, beklemek, merakta kalmak, karşı tarafın ne hissettiğini anlamaya çalışmak gibi durumlar; ilgiyi kazanmak için çabalamak ya da ilişkinin nereye gittiğini sürekli sorgulamak… Bunların hepsi zihnimizi oldukça meşgul eder. “Ne zaman yazacak?”, “Acaba bir şey mi oldu?”, “Neden böyle davrandı?” gibi soruların sürekli zihnimizde olması, ilişkide yüksek bir duygusal hareketlilik yaratır. Bir anlamda ilişki, yalnızca yaşanan bir şey olmaktan çıkar; aynı zamanda sürekli çözülmesi gereken bir bulmacaya dönüşür. Kaygı, merak, beklenti ve belirsizlik birbirine karıştığında, ortaya çıkan duygu yoğunluğumuzu, karşıya duyduğumuz “yoğun hisler” olarak yorumlayabiliriz. İlişkinin geleceğine ve karşı tarafın tutumuna karşı hissettiğimiz kaygıyı, partnerimize karşı duyduğumuz heyecanla karıştırabiliriz.
Dolayısıyla daha sakin bir ilişkiyle karşılaştığımızda, zihnimizin alıştığı o hareketlilik ortadan kalkar. Artık çözülecek bir mesaj yoktur. Takip edilecek bir davranış yoktur. “Acaba?”larla doldurulacak boşluklar yoktur. Ve geriye yalnızca ilişki kalır. İşte bazılarımız için asıl tuhaf olan da bu olabilir çünkü zihnimiz yalnızca yaşadıklarımızı değil, yaşamaya alıştıklarımızı da öğrenir. Uzun süre belirli bir ilişki dinamiğinin içinde kaldığımızda, o dinamik bizim için tanıdık hale gelir. Tanıdık olan ise her zaman iyi olmasa da zihin için daha öngörülebilirdir. Bu kez karşı tarafın açık olması, ilgisini göstermesi ve iletişim kurması başlangıçta huzur verse bile zamanla “bir şey eksik” hissi yaratabilir. Sıkıcı gelebilir. Karşıda veya ilişkide eksik zannettiğimiz şey aslında alışılmış duygusal hareketliliğimizin yokluğu olabilir.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: Her sıkılma hissi geçmiş ilişkilerimizin bir sonucu değildir. Bazen gerçekten o kişiye karşı romantik bir çekim oluşmamıştır. Bazen değerlerimiz, beklentilerimiz veya ilişki kurma biçimlerimiz uyuşmuyordur. Bazen karşımızdaki kişi ne kadar iyi ve tutarlı olursa olsun, aramızda romantik bir bağ oluşmayabilir. Bu nedenle “Bana iyi davranıyor ama sıkıcı geliyor” dediğimiz anda kendimizi hemen “sağlıksız ilişkilere alışmışım” diye etiketlemek de doğru olmayabilir. Bunu anlamak için kendimize, “Ben bu kişiyi gerçekten istemiyor muyum, yoksa ilişkinin sakin olması bana istememem gereken bir şeymiş gibi mi geliyor?” diye sorabiliriz. Hissettiğimiz duygunun öncesinde gelen düşüncelere biraz durup baktığımızda, “Her şey fazla kolay.”
“Bir şey hissetmiyorsam yanlış bir şey var.”, “İlişki böyle sakinse nereden anlayacağım gerçekten sevdiğimi?”, “Bana karşı bu kadar ilgili olması neden beni geri çekiyor?” gibi düşünceler gelebilir. Bunlar bize duygumuzun tek bir açıklaması olmadığını gösterir. Zihnimiz yaşadığımız duyguyu anlamlandırmaya çalışır. Ve çoğu zaman bildiği, alışık olduğu açıklamalara başvurur. Eğer zihnimiz uzun süre “heyecan = belirsizlik”, “sevgi = çaba”, “ilgi = kazanılması gereken bir şey” gibi bağlantılar kurduysa, sakinlik ilk etapta heyecan gibi hissettirmez.
Oysa sağlıklı bir ilişkinin her anında kalp çarpıntısı, merak veya yoğun özlem olması gerekmez. Bir ilişkide hem heyecan hem huzur, hem çekim hem güven, hem de birbirini merak etme ile birbirine alan açma aynı anda bulunabilir. Belki de mesele, hiçbir şey hissetmemek değil; duygularımızı yalnızca yoğun olduklarında gerçek kabul etmeye alışmış olmamızdır. Yoğun olan her duygu derin değildir. Bazı duygular çok yüksek sesle gelir ama kısa sürer. Bazıları ise daha sessizdir; kendini zaman içinde, güvende hissettiğimiz anlarda ve ilişkinin içinde kendimiz olarak kalabildiğimizde gösterir.
Eğer öyleyse, sakin bir ilişkinin ilk başta bize daha az “duygulu” gelmesi şaşırtıcı değildir. Çünkü yeni olan yalnızca karşımızdaki kişi değildir. Yeni olan, ilişkinin içinde kendimizi nasıl hissettiğimizdir ve alışmamız gereken şey yeni bir insan değil, yeni bir ilişki biçimidir. Belki de uzun zamandır ilk kez sevgiyi kazanmak zorunda kalmadan deneyimliyorsunuzdur. Bu yüzden bir ilişkiyi değerlendirirken yalnızca “Beni ne kadar heyecanlandırıyor?” sorusuna değil, “Bu ilişkinin içinde nasıl birine dönüşüyorum?” sorusunun cevabına bakmak önemlidir.

