İnsan hayatı boyunca kendisi hakkında bir şeyler öğreniyor. Çocukken nasıl biri olduğumuzu ailemizden, büyüdükçe arkadaşlarımızdan, ilişkilerimizden ve yaşadığımız deneyimlerden öğreniyoruz. Zamanla bütün bunlar birleşiyor ve kafamızda kendimizle ilgili bir düşünce oluşuyor. Ben böyle biriyim diyoruz. Bazen bunu o kadar kesin söylüyoruz ki, kendimizi artık değişmeyecek, tamamen tanımlanmış bir kişilik gibi görmeye başlıyoruz. Ama gerçekten kendimizi tanıyor muyuz? Yoksa yıllar boyunca kendimiz hakkında duyduğumuz cümleleri, yaşadığımız olayları ve başkalarının bize verdiği rolleri bir araya getirip kendimize ait bir hikaye mi oluşturuyoruz? Belki de insanın kendisini tanımasıyla, kendisi hakkında bir fikre sahip olması aynı şey değil.
Çocukluğumuzdan itibaren çevremiz bize kim olduğumuzu söylemeye başlıyor. Sen çok uslusun, sen çok inatçısın, sen çok duygusalsın, sen güçlü birisin,… Başta sadece başkalarının bizim hakkımızda düşünceleri olan bu cümleler, zamanla kendi düşüncelerimize dönüşebiliyor. Bir süre sonra dışarıdan gelen sesleri kendi iç sesimiz sanmaya başlarız. Bunun sonucunda kendimizi gerçekten keşfetmek yerine, bize anlatılan kişiye dönüşebiliyoruz.
Örneğin çocukluğundan beri çok güçlü olduğu söylenen bir insanı düşünelim. Zor zamanlarda bile ağlamamaya, kimseye ihtiyaç duymamaya ve sorunlarını kendi başına çözmeye alışmış olabilir. Çevresi de onu bu şekilde tanır. Herkes onun güçlü olduğunu düşünür ve o da zamanla kendisini böyle görmeye başlar. Fakat yıllar sonra yorulduğunda bile yardım istemekte zorlanabilir. Çünkü yardım istemek, oluşturduğu güçlü insan kimliğiyle çelişmeye başlar. Burada kişi gerçekten güçlü olabilir. Fakat güçlü olmak ile her zaman güçlü görünmek aynı şey değildir. Bazen kendimiz hakkında oluşturduğumuz kimlik, bizi korurken aynı zamanda sınırlandırabilir.
Jung’un persona kavramı bu noktada oldukça anlamlıdır. Persona, kişinin toplum içinde kullandığı, dışarıya gösterdiği yüzü ifade eder. Hepimizin farklı ortamlarda farklı rolleri vardır. Ailemizin yanında başka, arkadaşlarımızın yanında başka, okulda ya da iş hayatında başka davranabiliriz. Bu durum tek başına sahte olduğumuz anlamına gelmez. İnsan sosyal bir varlıktır ve farklı ortamlara uyum sağlamak zorundadır. Fakat bazen taktığımız maske o kadar uzun süre yüzümüzde kalır ki, artık maskeyle yüzümüz arasındaki farkı görememeye başlarız.
Sürekli sakin görünmeye çalışan biri gerçekten sakin olduğuna inanabilir. Sürekli güçlü davranan biri kırıldığını fark etmeyebilir. Herkesin sorununu çözen biri, kendi sorunlarıyla ilgilenmekten kaçıyor olabilir. İnsan her zaman kendi davranışlarının gerçek sebebini bilmeyebilir.
Çünkü zihnimiz kendimizi korumak için bazı duyguları ve düşünceleri geri plana itebilir. Psikolojide savunma mekanizmaları olarak ele alınan bu süreçler, kişinin kabul etmekte zorlandığı duygularla baş etmesine yardımcı olabilir. Bazen öfkemizi kabul etmek yerine karşımızdaki insanı suçlarız, bazen bir ilişkiyi neden sürdüremediğimizi sorgulamak yerine ben zaten ilişki insanı değilim diyerek konuyu kapatırız. Bunları bilinçli olarak yaptığımızı düşünmeyiz. Hatta çoğu zaman gerçekten böyle olduğumuza inanırız. Belki de insanın kendisine anlattığı hikayenin en güçlü tarafı budur; hikayeye bir kez inandığımızda, onu sorgulamak zorlaşır.
Jung’un gölge kavramı da burada devreye girer. Gölge, kişinin kendisinde görmek istemediği, kabul etmekte zorlandığı ya da bastırdığı özellikleri ifade eder. Hepimiz kendimizi belirli özelliklerle tanımlamayı seviyoruz. İyi, dürüst, anlayışlı, sakin, yardımsever… Fakat insan yalnızca toplum tarafından kabul gören özelliklerden oluşmuyor. Öfke, bencillik, rekabet duygusu, kontrol etme isteği ya da kırılganlık da insan olmanın bir parçası. Sorun bu duyguların var olması değil. Sorun, onları kendimizde görmek istemediğimizde başlıyor. Örneğin sürekli kontrolcü insanlardan şikâyet eden biri, kendi hayatında kontrolü kaybetmeye karşı ne kadar hassas olduğunu hiç düşünmemiş olabilir. Sürekli başkalarının ilgisinden rahatsız olan biri, aslında kendi ilişkilerinde ne kadar fazla ilgi beklediğini fark etmeyebilir. Başkalarının bencilliğini çok sert eleştiren biri, kendi ihtiyaçlarını ifade etmekte zorlanıyor olabilir.
Bunlar kesin cevaplar değil ama insanın kendisine sorabileceği sorular. Belki kendimizi tanımak biraz da bu soruların peşinden gitmek… Ben neden böyle davranıyorum? Bu soru ben zaten böyleyim demekten çok daha farklı bir yere götürüyor insanı. Çünkü ben böyleyim dediğimiz anda kendimizi tanımlıyoruz. Neden böyle davranıyorum? dediğimizde ise kendimizi araştırmaya başlıyoruz. Aradaki fark küçük gibi görünse de oldukça önemli. Çünkü insan davranışlarından ibaret değil. Bugün verdiğimiz bir tepki, hayatımızın geri kalanında aynı şekilde davranacağımız anlamına gelmiyor. Yaşadığımız deneyimler, ilişkilerimiz ve kendimizle ilgili farkındalıklarımız değiştikçe davranışlarımız da değişebilir. Belki bu yüzden kendimizi tanımlarken kullandığımız cümlelere biraz daha dikkat etmemiz gerekiyor. Ben insanlara güvenmem yerine güvenmek benim için zor olabiliyor. Ben güçlü biriyim yerine zor zamanlarda güçlü durmaya çalışıyorum.
Bu cümleler arasındaki fark, insanın kendisine değişebilmek için bıraktığı alanı gösteriyor. Kendini tanımak, kendine bir etiket bulmak değil. Tam tersine, etiketlerden kurtulmak olabilir. Çünkü bazen kendimizi tanıdığımızı düşündüğümüz anda aslında kendimizi sınırlamaya başlıyoruz. Kendimize ben böyleyim dedikçe başka türlü davranma ihtimalimizi görmezden geliyoruz. Geçmişte yaptığımız bir şeyi kişiliğimizin değişmez bir parçası haline getiriyoruz.
Oysa insan çelişkilerden oluşuyor. Aynı insan hem çok sevgi dolu hem de zaman zaman kırıcı olabilir. Hem cesur hem korkak olabilir. Bir gün kendinden emin hissederken başka bir gün kendinden şüphe edebilir. Birini çok severken aynı kişiye öfkelenebilir. Bunlardan biri gerçek biri sahte değildir. Hepsi aynı insanın farklı taraflarıdır. Belki de kendimizi gerçekten tanımaya başladığımız yer tam olarak burasıdır. Kendimizi tek bir sıfata indirgemekten vazgeçtiğimizde. Kendini tanımak, yalnızca sevdiğimiz yönlerimize bakmak değil; görmek istemediğimiz taraflarımızla da karşılaşabilmek demektir. Bazen korktuğumuzu, bazen kontrol etmek istediğimizi, bazen de haklı olmadığımız halde haklı çıkmaya çalıştığımızı kabul edebilmek… Bunu kabul etmek kendimizi kötü biri yapmak zorunda değil. Aksine, kabul ettiğimiz bir davranış üzerinde düşünme ve onu değiştirme ihtimalimiz vardır. Görmezden geldiğimiz bir davranış ise çoğu zaman fark edilmeden tekrar etmeye devam eder.
Belki de psikolojik olarak olgunlaşmak, kendimizi kusursuz hale getirmek değil; kendimizin farklı parçalarını aynı anda görebilmeyi öğrenmektir. Çünkü insan kendisini yalnızca iyi olduğu zamanlarda tanıyamaz. Ve belki gerçek benlik, yıllardır kendimize anlattığımız hikâyenin içinde değil, o hikâyeyi sorgulamaya cesaret ettiğimiz yerde ortaya çıkar.
Kaynakça
- Jung, C. G. (1953). Two essays on analytical psychology. Routledge & Kegan Paul.
- Jung, C. G. (1966). The portable Jung. Viking Press.
- Freud, A. (1936). The ego and the mechanisms of defence. International Universities Press.


