‘’Onu hala merak ediyorum. Demek ki unutamadım.’’
Bir terapistin odasında en sık duyduğu cümlelerden biri belki de budur. İlişkisi yıllar önce bitmiş insanlar bile zaman zaman eski partnerlerinin sosyal medya hesaplarına bakabilir, birlikte dinledikleri bir şarkıda bir anlığına geçmişe gidebilir ya da hiç beklemedikleri bir sokakta yürürken onunla ilgili bir anı zihnine düşebilir. Çoğu kişi bu deneyimi yaşadığında aynı sonuca varır: ‘’Demek ki hala onu seviyorum.’’ Oysa psikoloji bize çok daha farklı bir şey çağrıştırır.
İnsan zihni, önemli ilişkileri silmek üzere değil; onları yaşam öyküsünün içine yerleştirmek üzere çalışır. Çünkü insan belleği bir bilgisayar gibi ‘sil’ tuşuna sahip değildir. Yaşanmış deneyimler, özellikle de yoğun duygular içeren ilişkiler, belleğimizde yalnızca kişi olarak değil; sesler, kokular, mekanlar, mevsimler, müzikler ve hislerle birlikte kodlanır.
Bu nedenle yıllar sonra duyulan tek bir şarkı, eski bir parfüm kokusu ya da gidilen bir kafe bizi bir anda geçmişe götürebilir. Bu durum, hala o kişiye ait olduğumuz anlamına gelmez. Bu, yalnızca beynimizin çağrışımsal çalışma biçimidir.
Aslında terapi odasında üzerinde durulması gereken soru şudur: ‘’Onu neden hatırlıyorum?’’ değil, ‘’Onu hatırladığımda kendim hakkında ne hissediyorum?’’ Çünkü çoğu zaman kişinin yaşadığı şey, eski sevgiliyi özlemek değildir. Bazen kişi, o ilişkide hissettiği güveni özler. Bazen sevildiğini hissettiği halini… Bazen de kaybettiği benlik değerini… Eski partner, çoğu zaman gerçek meselenin kendisi değil; temsilcisidir.
Danışan ‘’onun hayatını merak ediyorum’’ der. Terapi ilerledikçe bu cümle yavaş yavaş değişmeye başlar. ‘’Aslında beni unutup unutmadığını merak ediyorum.’’ Bir süre sonra… ‘’Galiba yeterince değerli olup olmadığımı sorguluyorum.’’ İşte terapötik dönüşüm tam da burada başlar. Çünkü artık odakta eski partner değil, kişinin kendi benlik algısı vardır.
Merak da çoğu zaman yanlış yorumlanan duygulardan biridir. İnsanlar merak ettiklerinde bunu sevginin kanıtı olarak yorumlama eğilimindedir. Oysa merak; belirsizliğe tahammül edemeyen zihnin doğal bir işlevidir. Yarım kalan hikayeleri tamamlamak isteriz. Cevapsız kalan soruların peşinden gideriz. Çünkü zihnimiz, kapanmamış dosyaları açık tutma eğilimindedir.
Bu yüzden sosyal medya, ayrılık sonrası iyileşme sürecini zorlaştırabilen güçlü araçlardan biri haline gelir. Kişi eski partnerinin profilini ziyaret ettiğinde birkaç dakikalığına merakı azalır. Ancak hemen ardından yeni sorular doğar. ‘’Bu fotoğrafı kim çekti?’’ ‘’Mutlu görünüyor mu?’’ ‘’Hayatında biri var mı?’’ Böylece merakı gidermek için yapılan davranış, parodoksal biçimde merakı beslemeye başlar.
Klinik açıdan bakıldığında burada önemli olan kişinin eski partnerini düşünmesi değildir. Önemli olan, bu düşüncelerin kişinin bugünkü yaşamını ne kadar etkilediğidir. Çünkü psikolojik sağlık; geçmişi tamamen unutmak değildir. Geçmişle bugünü aynı anda taşıyabilme kapasitesidir.
İyileşmiş bir insan da eski partnerini zaman zaman hatırlayabilir. Bir şarkı duyduğunda gülümseyebilir. Bir fotoğraf gördüğünde kısa süreli bir hüzün yaşayabilir. Ancak bu anılar artık onun bugünkü kararlarını belirlemez. İşte sağlıklı yas süreci tam olarak budur.
Toplum bize çoğu zaman unutmayı öğretmeye çalışır. ‘’Artık aklına gelmemeli.’’ ‘’Hiç merak etmemelisin.’’
‘’Tamamen silmelisin.’’
Oysa insan zihni böyle çalışmaz. Psikolojik olgunluk, unutmak değil; anının üzerindeki duygusal yükün dönüşmesidir. Bir zamanlar can yakan bir hatıranın, yıllar sonra yalnızca hayat hikayemizin bir parçası haline gelmesidir.
Bununla birlikte, iyileşme doğrusal ilerleyen bir süreç değildir. Bazı günler kişi kendini tamamen özgürleşmiş hissederken, bazı günler tek bir fotoğraf, bir sokak ya da tanıdık bir melodi geçmişteki duyguları yeniden canlandırabilir. Bu geri dönüşler, çoğu zaman sürecin başarısız olduğu anlamına gelmez; aksine zihnin eski deneyimleri yeni yaşam öyküsüyle yeniden düzenleme çabasının doğal bir parçasıdır.
Terapi, bu anıları silmeyi değil; onlara yüklenen anlamı dönüştürmeyi hedefler. Kişi geçmişini inkar etmeden, onun tarafından yönetilmeden yaşamayı öğrendiğinde, eski anılar artık bir yük olmaktan çıkar ve yaşam öyküsünün olgunlukla taşınan parçalarına dönüşür.
Belki de terapi de danışanlara söylenebilecek en önemli cümle şudur: ‘’Eski birini hatırlaman, ona ait olduğun anlamına gelmez.’’ Ve belki bundan da önemlisi…
‘’İyileşmek; onu hiç düşünmemek değildir. Onu düşündüğünde artık kendini kaybetmemektir.’’
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gider. Ama onların bıraktığı izler, yaşam öykümüzün satırları arasında kalmaya devam eder. Ruh sağlığı ise o satırları yırtıp atmaya çalışmak değil; onları okuyabilmek, anlamlandırabilmek ve sonra kitabın yeni sayfalarını yazmaya devam edebilmektir.


