Hepimiz hayatımızın bazı dönemlerinde bir başkasına ihtiyaç duyarız. Zorlandığımızda destek istemek, önemli bir karar verirken fikir almak, sevdiğimiz birinin yanında kendimizi daha güvende hissetmek son derece insani ihtiyaçlardır. Peki ya yalnız kalmak düşüncesi başlı başına korkutucu hale gelirse,kendi kararlarımızı vermek giderek zorlaşırsa, bir ilişkinin bitmesi, yalnızca bir insanı değil, sanki kendimizi de kaybetmek gibi hissettirirse? İşte bu noktada karşımıza bağımlı kişilik örüntüsü çıkar. Bağımlı kişilik örüntüsünde temel mesele yalnızca “fazla sevmek” ya da “ilişkiye çok bağlanmak” değildir. Daha derinde, kişinin kendisini tek başına yeterli ve güvende hissetmekte zorlanması vardır. Kişi ihtiyaçlarını karşılayabilmek, karar verebilmek veya yaşamını sürdürebilmek için sürekli bir başkasının desteğine ihtiyaç duyduğunu hissedebilir. Bu nedenle ilişki, zamanla bir paylaşım alanı olmaktan çıkıp kişinin güvenlik kaynağına dönüşebilir. Bazen kişi fark etmeden şu noktaya gelir: “Ben tek başıma yapamam.” Bağımlılık Sevgiyle Karıştırılabilir Bağımlı kişilik örüntüsünün en dikkat çekici taraflarından biri, dışarıdan bakıldığında sevgi, sadakat veya fedakârlık gibi görünebilmesidir. Partnerinin her kararına uyum sağlamak… Kendi ihtiyaçlarını sürekli ikinci plana atmak… Karşı tarafın istemediği bir şeyi söylemekten kaçınmak… Tartışma çıkmasın diye susmak… Yalnız kalmamak için mutsuz olduğu bir ilişkide kalmaya devam etmek… Bunların hepsi sevgi gibi görünebilir. Oysa bazen davranışın altında sevgi kadar güçlü başka bir duygu vardır: Kaybetme korkusu. Kişi “Onu çok seviyorum.” derken aslında bilinçdışında “Onu kaybedersem ne yaparım?” sorusuyla mücadele ediyor olabilir. Bu nedenle bağımlı ilişkilerde kişi zaman zaman kendi mutluluğundan çok ilişkinin devamlılığıyla ilgilenir. İlişkinin sağlıklı olup olmadığı ikinci plana düşebilir. Önemli olan ilişkinin bitmemesidir çünkü ayrılık yalnızca bir ilişkinin sona ermesi olarak değil, kişinin kendisini güvende hissettiği zeminin ortadan kalkması olarak yaşanabilir.
“Sen Ne İstersen…” Bağımlı kişilik örüntüsünde kişinin kendi ihtiyaçlarını, isteklerini ve tercihlerini fark etmekte zorlanması oldukça dikkat çekicidir. “Sen ne istersen.” “Bana fark etmez.” “Sen karar ver.” “Sen daha iyi bilirsin.” Bu cümleler tek başına problem değildir. Hepimiz zaman zaman karşımızdaki kişinin tercihine göre hareket ederiz. Ancak kişi sürekli olarak kendi tercihlerini geri plana atıyorsa, zamanla önemli bir sorun ortaya çıkabilir: Kendi sesini duyamamak. Yıllarca başkalarının ne istediğini anlamaya çalışan bir kişi, bir süre sonra kendisinin ne istediğini gerçekten bilmiyor olabilir. Nereye gitmek istediğini… Nasıl bir ilişki istediğini… Hangi davranışın onu incittiğini… Neye “hayır” demek istediğini… Hatta bazen hayatta gerçekten ne istediğini bile çünkü bütün dikkatini karşısındaki kişinin ihtiyaçlarına yöneltmiştir. “Hayır” Demek Neden Bu Kadar Zor? Bağımlı kişilik örüntüsünün arkasında çoğu zaman reddedilme ve terk edilme korkusu bulunabilir. Kişi “Hayır” derse karşı tarafın kızacağından, uzaklaşacağından veya onu terk edeceğinden korkabilir. Bu nedenle istemediği halde kabul eder. Yorulduğu halde yardım eder. Kırıldığı halde affeder. Haksızlığa uğradığı halde susar ve zamanla ilişkide bir paradoks oluşur: Kişi terk edilmemek için kendisinden vazgeçer. Ancak kendisinden vazgeçtikçe ilişkide gerçek anlamda var olma ihtimali de azalır çünkü sağlıklı bir ilişki yalnızca “beni bırakma” üzerine kurulmaz. İki insanın birbirinin yanında kendi benliklerini koruyabilmesi üzerine kurulur. Çocuklukta Öğrenilen “Tek Başıma Yapamam” Bağımlı kişilik örüntüsünü anlamak için kişinin yalnızca bugünkü davranışlarına değil, geçmişte öğrendiği ilişki biçimlerine de bakmak gerekir. Çocukluk döneminde aşırı koruyucu veya kontrolcü bir ebeveynle büyüyen çocuk, kendi başına karar verme ve sorun çözme fırsatlarını yeterince deneyimleyemeyebilir. “Sen yapamazsın, ben yapayım.” “Sen bilmezsin.” “Ben olmadan ne yapacaksın?” gibi mesajlar sürekli tekrarlandığında çocuk zamanla kendi yeterliliğinden şüphe etmeyi öğrenebilir. Benzer şekilde, çocuğun ihtiyaçlarının karşılanması sevgiyle değil, aşırı uyum göstermesiyle ilişkilendirildiyse şu tür bir inanç gelişebilir: “İhtiyaçlarımın karşılanması için başkalarının istediği gibi davranmalıyım.” Şema terapide bu örüntü, özellikle bağımlılık/yetersizlik ve kendini feda gibi şemalarla ilişkili olabilir. Yetişkinlikte kişi artık çocuk değildir. Kendi kararlarını verebilecek, sorunlarını çözebilecek ve hayatını yönlendirebilecek kapasiteye sahiptir fakat zihninde hâlâ eski bir cümle yaşayabilir: “Tek başıma yapamam.” Peki Neden Hep Aynı Tür İnsanları Seçiyoruz? Bazen bağımlı kişilik örüntüsüne sahip bireyler, kendilerini güçlü hissettiren insanlara çekilebilirler. Karar veren, yönlendiren, kontrolü elinde tutan veya daha baskın kişiler başlangıçta güven verici gelebilir çünkü kişi için belirsizlik azalır. “Ne yapacağımızı o bilir.” “O karar versin.” “Onun yanında güvendeyim.” Ancak zamanla bu dinamik ilişkinin eşitliğini bozabilir. Bir taraf karar veren, diğeri uyum sağlayan… Bir taraf yönlendiren, diğeri takip eden… Bir taraf ihtiyaçlarını dile getiren, diğeri kendi ihtiyaçlarını bastıran kişi haline gelir. Böylece ilişki bir partnerlikten çok, farkında olmadan bakım veren–bakım alan ilişkisine dönüşebilir. Üstelik kişi bu dinamiği “beni tamamlıyor” şeklinde yorumlayabilir. Oysa bazen bizi tamamladığını düşündüğümüz kişi, aslında kullanmadığımız bazı psikolojik kaslarımızı bizim yerimize kullanıyordur. Yalnız Kalmak mı, Kendinle Kalmak mı? Bağımlı kişilik örüntüsünde yalnızlık çoğu zaman yalnızca fiziksel olarak tek başına olmak anlamına gelmez. Yalnızlık, kişinin kendi kararlarıyla baş başa kalmasıdır. Kendi sorumluluğunu almak… Yanlış karar verme ihtimalini göze almak… Bir başkasının onayını almadan seçim yapmak… Hata yaptığında kendisini sakinleştirebilmek… Bunlar zamanla geliştirilmesi gereken becerilerdir. Bu nedenle iyileşme sürecinde amaç kişiyi “kimseye ihtiyaç duymayan” biri haline getirmek değildir çünkü psikolojik sağlık bağımsızlık kadar sağlıklı karşılıklı bağımlılığı da içerir. Sağlıklı bir ilişkide “Sana ihtiyacım var.” diyebilmek kadar, “Sen olmadan da var olabilirim.” diyebilmek önemlidir. Bağımlı Olmadan Bağlanmak Mümkün Belki de en önemli ayrım burada ortaya çıkar: Bağlanmak başka, bağımlı olmak başkadır. Bağlanmak, bir başkasını hayatına dahil etmektir. Bağımlılık ise kendi hayatının merkezini tamamen bir başkasına bırakmaktır. Sağlıklı bağlanmada kişi “Seni seçiyorum.” diyebilir. Bağımlı ilişkide ise çoğu zaman “Sana mecburum.” duygusu baskındır. Birinde sevgi vardır ama benlik de vardır. Diğerinde ise ilişkiyi kaybetmemek uğruna benlik giderek küçülebilir. Kendimize Sorabileceğimiz Sorular Eğer ilişkilerinizde sürekli kendinizi geri plana attığınızı düşünüyorsanız, kendinize birkaç soru sormak önemli bir başlangıç olabilir: • Bir karar verirken kendi fikrime mi, karşımdaki kişinin fikrine mi daha çok güveniyorum? • Birinin benden uzaklaşmasından korktuğum için istemediğim şeyleri yapıyor muyum? • “Hayır” dediğimde suçluluk hissediyor muyum? • Yalnız kalmak benim için huzur mu, yoksa tehdit mi? • Bir ilişki bittiğinde sadece o kişiyi mi kaybediyorum, yoksa kendimi de kaybetmiş gibi mi hissediyorum? • Birinin beni seçmesi, benim kendimi seçmemden daha mı önemli? • Hayatımda “Ben bunu gerçekten istiyorum.” diyebildiğim alanlar ne kadar? Bu soruların cevapları bazen ilişki sorunlarından çok daha derin bir yere işaret eder. Kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiye çünkü başkalarına tutunma ihtiyacı çoğu zaman yalnızca karşıdaki kişiden kaynaklanmaz. Bazen insan, kendi içinde yeterince güvenli bir zemin oluşturamadığında dışarıda bir güvenlik alanı arar. İyileşmek ise “Kimseye ihtiyacım yok.” demek değildir. Tam tersine, insanlara ihtiyaç duyabilirim ama kendimi kaybetmeden bağ kurabilirim diyebilmektir. Belki de yetişkinliğin en önemli kazanımlarından biri, bir başkasının elini tutarken kendi ayaklarımızın üzerinde durabildiğimizi fark etmektir çünkü gerçek güven, birinin bizi bırakmayacağından emin olmak değildir. Bırakılsa bile kendimizi bırakmayacağımızı bilmektir.


