Sonuçta bir ebeveynin görevi, çocuğunu evden ayrılabilecek kadar güçlü kılmak değil midir?
Irvin D. Yalom bu soruyu Annem ve Hayatın Anlamı isimli kitabında soruyor. İnsanın ruhsallığını düşündüğümüzde aslında çocuğun adım adım ayrıştığını gözlemleriz. Bebek yaşamın ilk 1 yılında anneyle yekpare bir ruhsallıktadır, yani ben-öteki ayrımı yoktur. Kendi ihtiyaçlarını ve bu ihtiyaçları karşılayanın yine kendisi olduğunu deneyimler. Örneğin, bebeğin karnı acıkmıştır ve ağlayarak bu ihtiyacını dış dünyaya duyurmaya çalışır. Ancak henüz dış gerçekliğe dair bir anlayış gelişmemiştir zihninde. Burada anne bebeğe meme verir ve onu doyurur; ancak bebek bu ihtiyacına yönelik karşılığın dışarıdan geldiğini bilmez ve “Kendi kendimi doyurdum.” şeklinde tümgüçlü bir deneyime sahiptir. Bebek ruhsallığında her ihtiyacını kendi kendine doyurabilecek kaynağa sahiptir.
Gelişimin ilerleyen süreçlerinde, bebek annenin ayrı biri, kendisinin ayrı biri olduğunu deneyimler. Bu gelişim dönemlerinde ayrışma-bireyleşme meseleleri yoğun olarak deneyimlenir. Örnek vermek gerekirse, çocuğun emeklemeden yürümeye doğru adım attığı dönemlerde birkaç adımlamadan sonra döner ve annesine bakar. Orada annenin bakışı ruhsallıkta birçok meselenin belirleyicisidir. Anne çocuğun adımlamasına müsaade ediyor mu, onun yürümesiyle ilgili çok mu endişeleniyor ya da “Hayır dur şimdi yapamazsın.” şeklinde mi yaklaşıyor? Annenin çocuğun ayrışma-bireyleşme ihtiyaçlarına olan yaklaşımı, yetişkinlikte çocuğun ayrılma-bireyleşme meselelerine nasıl bakacağı ile ilintili bir konu olmuş oluyor.
Çocuk doğal bir ayrışma-bireyleşme arzusu taşır. Ancak anne buna müsaade edemiyorsa, ayrışamamak çoğunlukla çocuğun değil, annenin kendi ruhsal ihtiyacıdır.
Yalom’un kitabından birkaç alıntı: “Ama anlamıyorsun anne. Ayrılmamız gerekiyor, birbirimizi kösteklememiz değil. Birey olmak budur.”, “Sana ulaşamıyorum anne. Şöyle söyleyeyim: Bu dünyadaki herkes temelde yalnızdır. Zordur, fakat öyledir ve bununla yüzleşmemiz gerekiyor. Bu yüzden kendi düşüncelerime sahip olmak ve kendi rüyalarımı görmek istiyorum. Senin de kendine ait düşünce ve rüyaların olmalı. Rüyalarımdan çıkmanı istiyorum.”
Çocuklukta deneyimlenen güvenli mesafe, yetişkinlikteki ilişkilerin de temelini oluşturur. Kendi sınırlarını çizebilen, hayır diyebilen ve ötekinin farklılığına tahammül edebilen bireyler, aslında erken dönemde anneleriyle kurdukları o sağlıklı ayrışma alanının güvencesini bulurlar. Birine yakın olmaktan korkmadan, kendi benliğinden ödün vermeden “biz” olabilmek, ancak “ben” diyebilmeyi öğrenmekle mümkündür.
Bir yetişkin olarak ilişki kurmaya ve bir arada olmaya ne kadar ihtiyacımız varsa; kendimizi var edebilmek adına ayrışmaya ve sınırlarımızı tanımaya da en az o kadar ihtiyacımız olduğunu anlıyoruz. Annenin deneyiminde bu durum bazen tamamen yalnız bırakılmış ve hatta terk edilmiş hissettirebilir. Ancak birlikte olmak ve ilişki kurmak birbirine yapışmak değildir. Biraz alan açmak, sınırları anlamak, neyin nerede başladığını ve nerede bittiğini kavrayabilmek önemlidir. Kendimiz olabilmek adına, kendimizi var edebilmek adına buna ihtiyacımız var. Ayrışabilecek kadar güçlü olduğumuzda bir arada kalabilecek kadar da güçlü olmuş olacağız.
Kaynakça
- Yalom, I. D. (2021). Annem ve hayatın anlamı: Psikoterapi öyküleri (Z. Babayiğit, Çev.; 2. bs.). Pegasus Yayınları. (Orijinal eserin yayın tarihi 1999).


