Jung’un Gölge Arketipi Üzerine Bir Düşünce
Bazen düşünüyorum da, insanın kendinden kaçması gerçekten mümkün mü? İlk bakışta mümkün gibi görünüyor. Yoğun çalışıyoruz, sürekli bir şeylerle meşgul oluyoruz, telefon elimizden düşmüyor, sosyal medyada saatler geçiriyoruz. Dışarıdan bakıldığında oldukça dolu bir hayatımız var gibi duruyor. Ama günün sonunda odada tek başımıza kaldığımızda susturamadığımız bir iç ses varsa, belki de aslında kaçtığımız şey başkaları değil, kendimiziz.
Psikoloji okumaya başladığımdan beri beni en çok düşündüren isimlerden biri Carl Gustav Jung oldu. Çünkü Jung, insanı sadece davranışlarından ya da çocukluk yaşantılarından ibaret görmüyor. Ona göre insanın içinde çoğu zaman fark etmediği, hatta görmek istemediği bir taraf var. İşte buna “gölge” diyor. İlk duyduğumda kulağa biraz ürkütücü gelmişti. Gölge denince insanın aklına kötü, karanlık ya da tehlikeli bir şey geliyor. Oysa zamanla anladım ki gölge sadece kötü yanlarımızdan oluşmuyor. Aslında kabul etmediğimiz, bastırdığımız, sakladığımız ve çoğu zaman “ben asla böyle biri değilim” dediğimiz taraflarımızın tamamını kapsıyor.
Sanırım hepimiz kendimizle ilgili küçük bir hikâye yazıyoruz. Kimimiz kendini çok yardımsever olarak tanımlıyor, kimimiz çok güçlü, kimimiz çok mantıklı, kimimiz de çok sakin biri olduğuna inanıyor. Bu hikâyeyi o kadar çok tekrar ediyoruz ki bir süre sonra bunun dışında kalan özelliklerimizi görmezden gelmeye başlıyoruz. Mesela “Ben asla kıskanç biri değilim.” diyoruz ama bir arkadaşımız başarı elde ettiğinde içimizde küçücük de olsa bir rahatsızlık hissediyoruz. Sonra o duyguyu kabul etmek yerine hemen mantıklı açıklamalar buluyoruz. “Zaten hak etmedi.” ya da “Şansı yaver gitti.” demeye başlıyoruz. Belki de o an konuşan biz değiliz, gölgemizdir.
En ilginç tarafı da şu: İnsan çoğu zaman kendi gölgesini başkalarında görmeye daha yatkın oluyor. Çok eleştirdiğimiz bir davranışın izini biraz dikkatli baktığımızda kendimizde de bulabiliyoruz. Mesela sürekli kibirli insanlardan şikâyet eden birinin, farkında olmadan kendi üstünlük ihtiyacıyla mücadele ediyor olması mümkün. Sürekli yalancılardan nefret ettiğini söyleyen biri belki de kendine karşı dürüst olmakta zorlanıyordur. Bu ilk başta biraz sert geliyor. Çünkü hepimiz kendimizi iyi biri olarak görmek istiyoruz. Ama iyi biri olmakla kusursuz biri olmak aynı şey değil.
Bence psikolojinin en zor taraflarından biri de burada başlıyor. Başkalarını anlamaya çalışmak çoğu zaman daha kolay. İnsan davranışlarını analiz etmek, kişilik özelliklerini yorumlamak ya da bir arkadaşımıza tavsiye vermek çok daha rahat geliyor. Ama konu kendimize geldiğinde aynı açıklığı göstermek hiç kolay olmuyor. Kendi hatalarımızı görmek can yakıyor. Çünkü insanın benlik algısı, düşündüğümüzden çok daha hassas bir yapı.
Sosyal medya bu durumu daha da karmaşık hale getiriyor diye düşünüyorum. Artık insanlar sadece kendileri gibi olmak istemiyor; nasıl görünmeleri gerektiğine de karar veriyorlar. Herkes mutlu, üretken, başarılı, özgüvenli ve sosyal görünmek istiyor. Üzülen, kıskanan, hata yapan ya da yorulan insanlar ise sanki görünmez oluyor. Böyle olunca gerçek hayatla dijital hayat arasında büyük bir mesafe oluşuyor.
Bazen bir profili gezerken “Ne kadar kusursuz bir hayat.” diye düşünüyoruz. Sonra kendi hayatımızı onunla kıyaslıyoruz. Oysa belki de karşımızdaki kişi de aynı şeyi bizim için düşünüyor. Hepimiz birbirimizin maskelerine bakıp gerçek sandığımız bir dünyanın içinde yaşamaya başlıyoruz. Jung’un persona kavramını ilk öğrendiğimde aklıma tam olarak bu gelmişti. Hepimizin dışarıya gösterdiği bir yüz var. Bu yüz gerekli de aslında. Çünkü toplum içinde tamamen filtresiz yaşamak mümkün değil. Hepimiz farklı ortamlarda farklı yönlerimizi öne çıkarıyoruz. Sorun maskeyi takmak değil, maskenin kendimiz olduğuna inanmaya başlamak.
İşte tam bu noktada gölge daha da büyüyor. Çünkü ne kadar mükemmel görünmeye çalışırsak, kusurlarımızı da o kadar derine itiyoruz. Bastırılan her duygu ise bir şekilde geri dönüyor. Bazen öfke olarak, bazen kaygı olarak, bazen de hiç beklemediğimiz bir anda verdiğimiz aşırı bir tepki olarak karşımıza çıkıyor.
Kendime dönüp baktığımda bunu birçok kez yaşadığımı fark ediyorum. Bazen bir olay karşısında verdiğim tepkiyle sonradan şaşırıyorum. “Ben neden bu kadar sinirlendim?” diye düşünüyorum. Aslında mesele o an yaşanan olay olmayabiliyor. Belki de uzun zamandır görmezden geldiğim bir duygunun dışarı çıkmak için bulduğu ilk fırsat oluyor. O yüzden artık hislerime eskisi kadar hızlı etiket yapıştırmamaya çalışıyorum. Bir duyguyu hissetmek, o duyguya dönüşmek demek değil. Öfkelenmek kötü biri olduğum anlamına gelmiyor. Kıskanmak değersiz olduğumu göstermiyor. Korkmak güçsüz olduğumu kanıtlamıyor. Bunlar insan olmanın parçaları.
Bence gölgeyi kabul etmek kendimizi suçlamak da değil. Tam tersine, kendimize daha dürüst davranabilmek. Çünkü kabul edilmeyen hiçbir şey değişmiyor. Sürekli yok sayılan taraflarımız ise sessizce büyümeye devam ediyor.
Günlük hayatta en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de insanların birbirlerini ne kadar kolay etiketlediği. Bir hata yapan insan hemen “kötü insan” oluyor. Bir kez yalan söyleyen “yalancı”, bir kez sinirlenen “agresif”, bir kez başarısız olan ise “yetersiz” olarak tanımlanıyor. Oysa insan tek bir davranıştan ibaret değil. Hepimizin içinde birbirine zıt birçok özellik aynı anda var. Bazen çok cesur olabiliyoruz, bazen de en küçük konuda korkabiliyoruz. Bazen çok fedakâr davranırken bazen de oldukça bencil olabiliyoruz. Bunların hepsi aynı insanın içinde bulunabiliyor.
Belki de bu yüzden Jung’un insan anlayışı bana oldukça gerçek geliyor. Çünkü o, insanı siyah ve beyaz olarak ayırmıyor. İnsanın gri taraflarını da kabul ediyor. Hayatın da zaten gri alanlarda yaşandığını düşünüyorum. Sürekli iyi olmak ya da sürekli güçlü kalmak mümkün değil. Böyle bir beklenti sadece daha fazla hayal kırıklığı yaratıyor.
Bir başka dikkatimi çeken konu ise yansıtma. İnsan bazen kendi içinde çözmediği meseleleri farkında olmadan başkalarına yüklüyor. Birinin davranışı bizi normalden çok daha fazla rahatsız ediyorsa bazen durup şunu sormak gerekiyor: “Gerçekten beni rahatsız eden o kişi mi, yoksa onun bana hatırlattığı bir yanım mı?” Bu sorunun cevabı her zaman hoş olmayabilir ama oldukça öğretici olabilir.
Kendimizi tanımak çoğu zaman kişilik testleri çözmekten ya da güçlü yönlerimizi sıralamaktan ibaret sanılıyor. Bana göre kendini tanımak biraz da hoşlanmadığın taraflarını görebilmek. Hata yaptığında bunu savunmadan kabul edebilmek. Her zaman haklı olmayabileceğini söyleyebilmek. Çünkü insanın olgunlaşması bence tam olarak burada başlıyor.
Jung’un bireyleşme dediği süreci de bu yüzden çok anlamlı buluyorum. Bireyleşmek mükemmel biri olmak değil. Kendini olduğu gibi tanıyabilmek. İçindeki farklı parçaları reddetmeden bir arada tutabilmek. Belki hiçbirimiz tamamen tamamlanmayacağız. Belki kendimizi tanıma yolculuğu ömür boyu sürecek. Ama yine de bu yolculuğa çıkmanın kendisi bile insanı değiştiriyor.
Bugün insanlar kendilerini geliştirmek için sayısız yöntem arıyor. Daha başarılı olmak, daha üretken olmak, daha güçlü görünmek… Bunların hepsi değerli olabilir. Ama bazen gelişmek, yeni bir şey eklemekten çok, yıllardır sakladığımız bir parçayı kabul etmekle başlıyor olabilir.
Belki de en çok cesaret gerektiren şey; sürekli dışarıya bakmak yerine bir gün aynanın karşısına geçip gerçekten kendimize bakabilmek. Maskelerimizi birkaç dakikalığına çıkarıp, hoşumuza gitmeyen yönlerimizi de sahiplenebilmek. Çünkü insan sadece ışığından değil, gölgesinden de oluşuyor.
Ben artık kendini tanımanın, kusursuz bir benlik inşa etmek olmadığını düşünüyorum. Aksine, insan olmanın bütün çelişkilerini kabul edebilmek olduğunu düşünüyorum. İyi yanlarımızı sevmek kolay. Zor olan, kaçtığımız taraflarımızla aynı masaya oturabilmek.
Belki de en büyük cesaret, başkalarını değiştirmeye çalışmak değil; yıllardır görmezden geldiğimiz kendimizle tanışabilmektir.
Kaynakça
- Jung, C. G. (2015). İnsan ve Sembolleri.
