Perşembe, Eylül 17, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Birinin Yanında Kendine Yer Bulamamak

Bazı insanlarla konuşurken bir süre sonra kendinizi garip bir yerde bulursunuz. Siz bir şey anlatırsınız. Daha cümleniz bitmeden konu başka bir yere gider. Bir anda kendi hikâyesini anlatmaya başlar. Sizin yaşadığınız şey, onun yaşadığı başka bir olayın giriş cümlesine dönüşür.

“Ben de bunu yaşamıştım.”

“Sen onu dert ediyorsan, benim yaşadıklarımı bir bilsen…”

“Bende daha kötüsü olmuştu.”

Başta bunu çok önemsemezsiniz. Herkesin zaman zaman kendinden bahsetmeye ihtiyacı vardır dersiniz. Belki o gün gerçekten zor bir gün geçirmiştir. Belki heyecanlıdır. Belki sadece paylaşmak istiyordur. Sonra bunun bir kerelik olmadığını fark edersiniz. Ne zaman bir şey anlatmaya çalışsanız konu yine ona gelir. Siz üzgünsünüzdür, o kendi derdini anlatır. Siz heyecanlısınızdır, o kendi başarısından söz eder. Bir şey başınıza gelmiştir, o “Ben sana daha kötüsünü anlatayım.” der.

Ve bir süre sonra insan kendine şu soruyu sormaya başlar: “Ben bu ilişkide gerçekten konuşuyor muyum, yoksa sadece konuşması için karşımdakine alan mı açıyorum?”

Çünkü bazen ilişkilerde en büyük yalnızlık, etrafımızda kimsenin olmaması değildir. Birinin yanında kendimize yer bulamamaktır.

Dinlemek, sadece susmak değildir. İletişimde dinlemek çoğu zaman yanlış anlaşılır. Karşımızdaki insan konuşurken susuyorsak onu dinlediğimizi düşünürüz.

Oysa gerçek dinleme, yalnızca konuşma sırasını beklemek değildir. Karşımızdaki kişinin ne söylediğini anlamaya çalışmak, duygusunu fark etmek, söylediklerinin bizim için bir anlam taşıdığını ona hissettirmek de dinlemenin parçasıdır.

Yakın ilişkiler üzerine yapılan çalışmalarda bununla ilişkili önemli kavramlardan biri partner responsiveness, yani partnerin karşısındaki kişinin ihtiyaçlarına, duygularına ve deneyimlerine duyarlı olmasıdır. Kişinin partneri tarafından anlaşıldığını, önemsendiğini ve desteklendiğini hissetmesi, yakınlık ve ilişki kalitesi açısından önemli görülmektedir. Belki de bu yüzden bazı insanlarla saatlerce konuşsak bile kendimizi anlaşılmış hissetmeyiz.

Çünkü konuşmuşuzdur ama temas edilmemişizdir. Karşımızdaki insan sesimizi duymuştur fakat söylediklerimizin içinde bize ulaşmamıştır.

“Ben de…” cümlesi ne zaman yorucu hale gelir?

Elbette kendi deneyimlerimizi paylaşmak kötü bir şey değildir. Hatta insanlar arasında yakınlık çoğu zaman benzer deneyimlerin paylaşılmasıyla oluşur. Siz “Bugün iş yerinde çok zorlandım.” dersiniz. Karşınızdaki kişi “Ben de geçen hafta çok zor bir gün geçirdim.” diyebilir.

Bu, her zaman bencillik değildir. Bazen “Seni anlıyorum, yalnız değilsin.” demenin başka bir biçimidir.

Sorun, “Ben de” cümlesinin her konuşmanın sonuna yerleşmesidir. Çünkü bir noktadan sonra karşınızdaki insanın yaşantısını anlamaya çalışmak yerine, onun anlattıklarını kendi hikâyemize bağlamaya başlarız.

O bize bir kapı açar. Biz kendi evimize gireriz. Ve bunu fark etmeyebiliriz. Belki de ilişkilerde bencillik her zaman büyük, kaba ya da açık davranışlarla ortaya çıkmaz. Bazen çok daha sessizdir.

Karşınızdaki insanın cümlesini sürekli kendi hayatınıza bağlamak…

Onun duygusunu merak etmeden çözüm vermek…

O daha derdini anlatırken kendi vereceğiniz cevabı düşünmek…

Kendi problemleriniz için gösterdiğiniz sabrı, onun problemleri için göstermemek…

Ve en önemlisi, onun da anlatılmaya değer bir dünyası olduğunu unutmak.

Her şey sizinle ilgili olmak zorunda değil

Belki de ilişkilerdeki bencilliğin en görünmeyen biçimlerinden biri budur: Her şeyi kendi üzerimize almak. Karşımızdaki insanın sessizliği bile bize göre anlam kazanır.

“Bana kızdı.”

“Beni önemsemiyor.”

“Bunu bana neden yaptı?”

Oysa bazen karşımızdaki insanın susuyor olmasının arkasındaki sebep biz değilizdir. Bazen gerçekten yorgundur. Bazen kendi içinde bir şeylerle mücadele ediyordur. Bazen yalnızca anlaşılmaya ihtiyaç duyuyordur. Fakat kendimizi ilişkinin sürekli merkezine koyduğumuzda, karşı tarafın yaşantısını kendi hikayemizin bir parçası haline getirebiliriz.

Bu nedenle sağlıklı iletişimin önemli bir parçası da şudur: Karşımızdaki insanın dünyasının bizim dışımızda da var olduğunu kabul etmek.

Onun da bizim bilmediğimiz kaygıları, korkuları, hayalleri, kırgınlıkları ve mücadeleleri olabilir. Ve bazen iyi bir ilişki kurmanın yolu, bunları hemen çözmeye çalışmak değil; önce onlara yer açmaktır.

İnsan neden dinlenmediği yerde susmaya başlar?

Bunun cevabı oldukça basit ama oldukça acıdır. Çünkü insan tekrar tekrar anlattığında ve karşılığında gerçekten anlaşılmadığını hissettiğinde, bir süre sonra anlatmanın kendisini yorduğunu fark eder. Önce daha az anlatır. Sonra bazı şeyleri paylaşmamaya başlar. Ardından “Nasıl olsa anlamayacak.” diye düşünür. Ve sonunda karşısındaki insan, onun neden uzaklaştığını anlamadan aralarında bir mesafe oluşur.

Oysa bazen ilişkiler büyük bir tartışmayla bitmez. Bazen bir insanın anlattığı küçük şeylerin tekrar tekrar karşılıksız kalmasıyla sessizce aşınır. Bir gün fark edersiniz ki eskiden size saatlerce kendini anlatan insan artık “İyiyim.” deyip geçiyor.

Sorarsınız:

“Bir şey mi oldu?”

Belki de oldu…

Ama karşı tarafın sessizliğine sebep olan şey, tek bir olay değildir. Belki de uzun zamandır duyulmadığını hissetmesidir. Araştırmalar da partnerin duyarlı ve karşılık veren bir iletişim kurmasının, kişinin ilişkide daha fazla yakınlık ve doyum hissetmesiyle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Dinleme burada yalnızca teknik bir iletişim becerisi değil; karşıdaki kişiye “Senin yaşadıkların benim için önemli.” mesajını verebilmenin temel yollarından biri olarak ele alınıyor.

Peki bencil miyiz?

Bu soruya hemen “Evet” demek de doğru olmaz. Çünkü hepimiz zaman zaman kendimize döneriz. Hepimizin kendi derdinin daha büyük göründüğü dönemler vardır. Bazen gerçekten o kadar yorulmuş oluruz ki karşımızdaki insanı dinleyecek gücümüz kalmaz. Bazen farkında olmadan konuşmayı kendimizle ilgili yerlere çekeriz. Bazen de birinin derdine kendi yaşadığımız benzer bir olay üzerinden karşılık veririz. Bunların hepsi insan olmanın parçasıdır.

Asıl mesele, bunun sürekli hale gelip gelmediğidir. Bir ilişkide zaman zaman bir taraf daha fazla konuşabilir. Bazen bir taraf daha fazla desteğe ihtiyaç duyabilir.

Sağlıklı ilişkilerde her şeyin matematiksel olarak yüzde elli-yüzde elli olması gerekmez. Hayat böyle işlemez. “Bugün senin omzun ağırdır, ben seni taşırım. Yarın benimki ağırlaşır, sen bana yaslanacak bir dağ olursun.”

Sorun, bir tarafın sürekli taşıyan, diğer tarafın sürekli taşınan olmasıdır. İşte o zaman ilişki bir paylaşım ağı olmaktan çıkıp tek taraflı bir duygusal yük taşıma sistemine dönüşebilir.

Bazen çözüm vermemek gerekir. Belki de hepimizin ilişkilerde öğrenmesi gereken en zor şeylerden biri bu.

  • Her anlatılan şeye cevap vermek zorunda değiliz.
  • Her probleme çözüm bulmak zorunda değiliz.
  • Her acıyı kendi deneyimimizle açıklamak zorunda değiliz.

Bazen sadece: “Bunu yaşamak senin için zor olmuş.” demek yeterlidir.

Bazen: “Sonra ne oldu?” diye sormak yeterlidir.

Bazen de hiçbir şey söylemeden gerçekten dinlemek… Çünkü karşımızdaki insan her zaman bir çözüm istemiyor olabilir. Bazen yalnızca yaşadığı şeyin bir başkasının zihninde de yer bulmasına ihtiyaç duyuyordur. İnsan, anlaşılmanın verdiği rahatlığı her zaman tavsiyeden alamaz.

İlişki, tek kişilik bir sahne değildir.

Belki ilişkilerde kendimize sorabileceğimiz en basit ama en dürüst soru şu:

“Ben karşımdaki insanı ne kadar gerçekten merak ediyorum?”

Sadece ne yaptığını değil. Ne hissettiğini. Neden böyle hissettiğini. Neye ihtiyacı olduğunu. Neyi söylemekte zorlandığını. Ve belki de en önemlisi: Ben konuşmadığımda onun söyleyecek neyi var?

Çünkü ilişki, bir insanın kendisini sürekli anlatabildiği bir sahne değildir. İki insanın birbirinin dünyasına girip çıkabildiği bir alandır.

Bazen sen anlatırsın, ben dinlerim. Bazen ben anlatırım, sen dinlersin. Bazen ikimiz de susarız. Ama o sessizlikte bile birbirimizin varlığını hissederiz.

Sağlıklı yakınlık, “Benim de anlatacaklarım var.” diyebilmek kadar, “Şimdi sıra sende.” diyebilmektir.

Belki de sevginin en sessiz biçimlerinden biri budur: Kendi hikâyemizi birkaç dakikalığına kenara bırakıp, karşımızdaki insanın hikâyesinde kalabilmek.

Çünkü bazen bir insanın bizden istediği şey çözüm değildir. Ne akıl vermemizi ister, ne kendi yaşadıklarımızı anlatmamızı.

Sadece cümlesinin yarısında sözünün kesilmemesini ister. Derdinin küçümsenmemesini ister. Ve konuşurken karşısındaki insanın gerçekten orada olduğunu bilmek ister.

Sonuçta iyi bir ilişki, kimin daha çok konuştuğuyla değil, kimin diğerine ne kadar alan açabildiğiyle de ilgilidir.

Ve belki de gerçek anlamda dinlemek şudur:

  • Karşımızdaki insan sustuğunda hemen kendi sesimizi yükseltmemek.
  • Biraz beklemek.
  • Biraz merak etmek.
  • Biraz anlamaya çalışmak.

Çünkü bazen bir insana verebileceğimiz en değerli cevap, “Seni duydum.” demektir.

Unutmayın; bir insana sunabileceğiniz en düşünülmüş hediye, ona verdiğiniz akıllar değil, kendi hikayenizi kenara bırakıp onun dünyasında kalabildiğiniz o birkaç dakikadır.

Kaynakça

  • Reis, H. T., & Shaver, P. (1988). Intimacy as an interpersonal process. In S. Duck (Ed.), Handbook of personal relationships (pp. 367–389). Wiley. (Metindeki "Partner Responsiveness" / Partner Duyarlılığı kavramının temel kaynağı).
  • Buber, M. (1923). Ich und Du (I and Thou). Insel Verlag. (Metindeki "Ben-Sen" ilişkisi, nesneleştirmeden gerçekten diyalog kurma ve varlığa alan açma felsefesi).
  • Gottman, J. M., & Silver, N. (1999). The Seven Principles for Making Marriage Work. Harmony Books. (Duygusal yönelimler, partnerin sesini duyma ve ilişki kalitesi üzerine yapılan boylamsal çalışmalar).
  • Rogers, C. R. (1957). The necessary and sufficient conditions of therapeutic personality change. Journal of Consulting Psychology, 21(2), 95–103. (Edilgen durmak yerine "Empatik Dinleme" ve yargısız kabul kavramının temeli).
Hilal Özdemir
Hilal Özdemir
Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sosyoloji bölümü mezunuyum; bu eğitim toplumsal yapıları ve birey ilişkilerini derinlemesine analiz etme, eleştirel düşünme ve analitik problem çözme becerileri kazandırdı. Akademik altyapımı, Gedik Üniversitesi’nde aldığım Aile Danışmanlığı, Öğrenci Koçluğu ve Oyun Terapisi sertifikaları ile bütünleştirdim. Aile danışmanlığı eğitimi sayesinde aile içindeki dinamikleri çok boyutlu bir bakış açısıyla ele alabilen bir uzmanlık geliştirdim. Aldığım sertifikalarla aile danışmanlığı gibi alanlarda teorik bilginin ötesine geçip uygulamalı beceriler edindim. Bu entegrasyon sayesinde, sosyolojiye dayalı analiz yeteneklerimi doğrudan danışmanlık süreçlerine aktarıyorum. Ayrıca veri analizi ve görsel iletişim araçlarına hakimim. SPSS ve Excel’i etkin şekilde kullanarak nicel verilerden sosyal iç görüler elde ediyor, analiz sonuçları üzerinden stratejik öneriler geliştiriyorum. Canva gibi tasarım platformlarıyla anlaşılır ve etkileyici görsel içerikler oluşturarak eğitim materyalleri hazırlıyor ve dijital ortamdaki sunumlarımı zenginleştiriyorum. Bu sayede dijital platformlarda hem veriye dayalı içerik üretiyor hem de danışanlarıma çevrimiçi danışmanlık çözümleri sunuyorum. Empati odaklı iletişim becerilerim sayesinde danışanlarımın duygu ve ihtiyaçlarını anlamaya yönelik duyarlı bir yaklaşım geliştiriyorum; bu yetenek aile içi iletişimi güçlendirmede kritik bir rol üstleniyor. Grup yönetiminde deneyimliyim ve farklı yaş gruplarından katılımcıları etkin biçimde yönlendirerek iş birliği odaklı eğitim veya terapiler gerçekleştiriyorum. Bireysel gelişimi merkeze alan bir bakış açısıyla hareket ediyor, her bireyin potansiyelini ortaya çıkaracak özel eğitim içerikleri oluşturmaya özen gösteriyorum. Sahip olduğum bu nitelikler, hem bireysel hem de grup çalışmalarında danışanlarımın güvenini kazanarak etkili sonuçlar üretmemi sağlıyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar