Çarşamba, Temmuz 15, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Whataboutism’ in Psikolojisi: Peki Ya Sen?

Bir eleştiriyle karşılaştığımızda neden önce kendimize değil, başkalarının hatalarına bakıyoruz?

Günlük hayatta fark etmeden kullandığımız bazı cümleler vardır. Örneğin, bir arkadaşımız randevusuna geç kaldığı için özür dilemek yerine “Sen de geçen hafta geç kalmıştın.” der. Evde yapılan bir aile tartışmasında çocuğa, odasını toplamadığı söylendiğinde “Ama ablam da hiç toplamıyor.” diye karşılık verir. İş yerinde yöneticisinden teslim tarihiyle ilgili bir uyarı alan çalışan, hatasını telafi etmek yerine “Diğerleri de raporları hep sarkıtıyor.” diyerek kendini savunur. Sosyal medyada bir durum ya da kişi eleştirildiğinde ise dakikalar içinde “Peki ya onlar?” yorumları peşi sıra sıralanmaya başlar. Konuşulan konu bir anda yön değiştirir, odak kayar ve başlangıçta masaya yatırılan asıl mesele çoğu zaman unutulur gider.

Bu örneklerin en temel ortak noktası, eleştiriyi doğrudan yanıtlamak ya da üzerinde düşünmek yerine dikkati başka bir kişi, grup ya da olaya yöneltmektir. Son yıllarda hem siyasal iletişimde hem de gündelik ilişkilerde sıkça karşımıza çıkan bu tutum, literatürde “whataboutism” olarak adlandırılmaktadır. Türkçeye kesin, tek kelimelik bir karşılığı bulunmasa da “peki ya şu” ya da “peki ya onlarcılık” yaklaşımı olarak ifade edilebilir. İlk bakışta yalnızca bir tartışmayı kazanmak, üste çıkmak için kullanılan kurnazca bir yöntem gibi görünse de psikolojik açıdan değerlendirildiğinde çok daha derin süreçlerin ürünüdür. Çünkü whataboutism, yalnızca bir tartışma tekniği veya kelime oyunu değil; aynı zamanda insanın kendi benliğini koruma, suçluluk duygusunu azaltma ve ait olduğu grubun değerini sürdürme çabasının dışa yansıyan en yaygın biçimlerinden biridir.

İnsan zihni, kendisiyle ilgili her zaman olumlu, temiz ve tutarlı bir hikâye anlatmayı sever. Hepimiz özümüzde dürüst, adil, vicdanlı, işini iyi yapan ve ilkeli insanlara olduğumuza inanmak isteriz. Ancak hayatın doğal akışı içinde zaman zaman bu inançlarla çelişen hatalı davranışlar sergileyebiliriz ya da gönülden değer verdiğimiz insanların, desteklediğimiz yapıların hata yaptığını görebiliriz. İşte tam bu noktada zihnimiz çok rahatsız edici, huzur kaçıran bir durumla karşı karşıya kalır. Kendi içimizdeki benlik algımız ile dışarıdaki gerçeklik arasında oluşan bu çatışma, psikolojide bilişsel çelişki olarak adlandırılır (Festinger, 1957). İnsan psikolojisi bu çelişkinin yarattığı içsel gerilime uzun süre dayanamaz ve bu huzursuzluğu bir an önce dindirmek ister. Whataboutism ise çoğu zaman bu rahatsızlığı azaltmanın, zihni en az çabayla rahatlatmanın kısa yollarından biri hâline gelir.

Düşünün ki yıllardır dürüstlüğünü, adaletini savunduğunuz bir siyasetçi hakkında ciddi yolsuzluk iddiaları ortaya çıktı. Ya da eserlerini çok sevdiğiniz, hayran olduğunuz bir sanatçının etik açıdan tartışmalı, incitici bir davranış sergilediğini öğrendiniz. Böyle bir durumda insan psikolojisinin önünde iki temel seçenek vardır. İlki, “Evet, çok yanlış yapmış, bunu savunmak mümkün değil.” diyerek mevcut düşüncenizi gözden geçirmek, hayal kırıklığıyla yüzleşmek ve bu yeni bilgiye uyum sağlamaktır. Ancak bu yol hem duygusal hem de zihinsel açıdan oldukça zorlayıcı olabilir. İkinci seçenek ise yaşanan rahatsızlığı kısa sürede azaltacak, içinizi rahatlatacak pratik bir açıklama bulmaktır. “Karşı taraf da yıllarca aynısını yaptı.”, “Onların yaptıkları bundan çok daha kötü.” ya da “Bu devirde kimse masum değil ki.” gibi cümleler tam da bu ihtiyaca hizmet eder. Böylece kişi, yöneltilen eleştiriyi gerçekten ve nesnel bir şekilde değerlendirmek yerine, kendi iç huzurunu ve zihinsel konforunu korumayı tercih eder.

Bu durum yalnızca büyük siyaset sahneleriyle ya da toplumsal olaylarla sınırlı değildir. Whataboutism, yakın ilişkilerimizin içinde de kendine kolayca yer bulabilir. Çiftler arasında yaşanan tartışmalarda taraflardan birinin “Ben seni kırmış olabilirim ama sen de geçen ay beni üzmüştün.” cümlesi hiçbir sorunu çözmez; yalnızca yeni bir kırgınlığın ve yeni bir kavganın kapısını aralar. Haklı çıkma arzusu, partnerlerin birbirini gerçekten dinlemesini engeller. Benzer şekilde ebeveynler çocuklarını zararlı bir alışkanlığı veya sorumluluk aksatması nedeniyle uyardığında “Ama kardeşim de aynısını yapıyor, ona bir şey demiyorsunuz.” cevabıyla karşılaşabilir. İş arkadaşları arasında ise ortak bir başarısızlığın ardından “Bu projede yalnızca ben hata yapmadım, X kişinin teslim ettiği veriler de tamamen yanlıştı.” savunması sıkça duyulur. Bu örneklerin hepsinde ortak nokta, mevcut davranışın sorumluluğunu yetişkin bir birey gibi üstlenmek yerine dikkati başka bir yere yönlendirip suçu seyreltmektir.

Mantık açısından değerlendirildiğinde whataboutism, “tu quoque” olarak bilinen bir safsata türüyle yakından ilişkilidir. Latince “sen de” anlamına gelen bu kavram, eleştirinin doğruluğunu veya yanlışlığını masaya yatırmak yerine, eleştiriyi yapan kişinin kendi hayatındaki tutarsızlıklarını gündeme getirerek argümanı etkisizleştirmeye çalışır. Oysa bir kişinin geçmişte benzer bir hata yapmış olması veya kendisinin de kusursuz olmaması, bugün dile getirdiği eleştiriyi otomatik olarak mantıksız ya da geçersiz kılmaz. İki yanlışın aynı anda varlığı, bunlardan herhangi birini doğru ya da ahlaki hâle getirmez. Birinin hatası, diğerinin yanlışını temize çıkarmak için bir lütuf veya aklama belgesi olarak kullanılamaz.

Whataboutism kavramı tarihsel olarak özellikle Soğuk Savaş döneminde uluslararası siyasette büyük bir görünürlük kazanmıştır. Sovyetler Birliği, Batı ülkelerinden gelen insan hakları ihlalleri ve basın özgürlüğü eleştirilerine doğrudan rasyonel yanıtlar vermek yerine, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ırk ayrımcılığı, sosyal eşitsizlikler ve işsizlik problemlerini gündeme getirerek karşılık vermiştir. Böylece tartışmanın asıl odağı ustaca değiştirilmiş, eleştirinin içeriği yerine eleştiriyi yapan tarafın eksiklikleri konuşulmaya başlanmıştır (Cato, 2021). Aradan geçen yıllarda bu strateji, yalnızca devletlerin veya istihbaratların kullandığı bir propaganda yöntemi olmaktan tamamen çıkmış; sosyal medyanın da hayatımızın merkezine oturmasıyla gündelik iletişimimizin sıradan, adeta refleksif bir parçası hâline gelmiştir.

Bunun en önemli nedenlerinden biri, insan zihninin doğasında var olan derin tutarlılık arayışıdır. Psikolojik araştırmalar, insanların kendileriyle ve aidiyet hissettikleri çevreyle ilgili olumlu inançlarını koruyabilmek için zaman zaman bilgiyi seçici biçimde değerlendirdiklerini net bir şekilde göstermektedir. Kendi düşüncelerini, ideolojilerini destekleyen bilgileri çok daha büyük bir iştahla ve kolayca kabul ederken, bu düşüncelerle çelişen veya onları sarsan bilgileri küçümsemeye, görmezden gelmeye ya da farklı biçimde yorumlayarak çarpıtmaya eğilim gösterirler. Bu süreç, yalnızca bireysel benliği değil; kişinin kimliğinin bir parçası hâline gelen değerleri ve ait olduğu grupları da kapsar. Henri Tajfel’in Sosyal Kimlik Kuramı’nda belirttiği gibi, insanlar benlik saygılarını üyesi oldukları grupların saygınlığından alırlar. İşte bu yüzden, tuttuğumuz takıma, inandığımız düşünceye veya parçası olduğumuz mahalleye gelen eleştiri, doğrudan varlığımıza yapılmış bir saldırı gibi hissettirir. Zihin de bu yoğun tehdit hissi karşısında kendini korumak için en kolay bulduğu silahı çeker: Karşı tarafın hatalarını hatırlatmak.

İşte bu nedenle whataboutism’i yalnızca kötü niyetli bir tartışma stratejisi olarak değerlendirmek resmin büyük kısmını eksik bırakacaktır. Elbette bazı durumlarda, özellikle kitleleri manipüle etmek isteyen yapılar veya liderler tarafından bilinçli olarak bir algı yönetimi amacıyla kullanılabilir. Ancak gündelik yaşamda çoğu zaman kişi, konuyu bilinçli olarak değiştirdiğinin ya da açıkça bir eleştiriden kaçındığının farkında bile değildir. Zihin, benliği ve o kırılgan benliği korumaya çalışırken bu saptırma yolunu tamamen otomatik bir refleks olarak seçebilir.

Bu durum, kısa vadede kişiyi suçluluk duygusundan kurtarıp rahatlatsa da uzun vadede hem kişisel gelişimin hem de sağlıklı toplumsal iletişimin önünde çok büyük, aşılması zor bir engel oluşturur. Sürekli başkalarının yanlışlarına bakarak kendi doğrularımızı korumaya çalışmak, bizi zihinsel bir durağanlığa ve ahlaki bir körlüğe sürükler. Oysa gerçek bir olgunlaşma ve yapıcı bir değişim, ancak ve ancak kendi hatalarımızı cesaretle fark edebildiğimiz, parmakla başkalarını göstermeyi bırakıp aynaya bakabildiğimiz ve kendimizle dürüstçe yüzleşebildiğimiz ölçüde mümkün olur.

Sinem Yakar
Sinem Yakar
Psikoloji lisans eğitimini tamamlamış olan Sinem Yakar; psikolog, aile danışmanı ve öğrenci koçu olarak mesleki çalışmalarını sürdürmektedir. Klinik pratiğinde Bilişsel Davranışçı Terapi ekolünü temel alan Yakar, ağırlıklı olarak yeme bozuklukları alanında çalışmaktadır. Uzmanlık odağını yeme bozuklukları, sezgisel yeme ve farkındalık (mindfulness) temelli yaklaşımlar üzerine kurarak; bireylerin bedenleriyle olan ilişkilerini iyileştirmeyi ve bu alandaki psikolojik süreçleri yönetmeyi hedeflemektedir. Danışmanlık çalışmalarının yanı sıra aile yapısı, romantik ilişkiler ve toplumsal dinamikler üzerine kaleme aldığı yazılarıyla mesleki bilgi birikimini çeşitli platformlarda paylaşmaktadır. Psikolojik farkındalığı artırmayı ve bilimsel bilgiyi toplumun her kesimi için anlaşılır kılmayı amaçlayan Yakar, profesyonel projelerinin yanı sıra sivil toplum kuruluşlarındaki gönüllülük faaliyetlerine ve atölye çalışmalarına devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar