Fransız düşünür Blaise Pascal, yüzlerce yıl önce insan doğası hakkında sarsıcı ve zamansız bir teşhis koymuştu: “İnsanlığın tüm mutsuzluğu, odasında tek başına sessizce oturamamasından kaynaklanır.” İnsanın o zamandan bu yana varoluşsal arayışları ve sancıları varlığını koruduğu gibi, sığındığı uğraşlar yıllar içerisinde değişse de kaçma isteği sabit kalmıştır. Bugün hâlâ bizler, o odada tek başımıza kalmamak için sahte aidiyetlere, maskeli kalabalıklara ve bitmek bilmeyen meşguliyetlere sığınıyoruz.
Peki, o sessizlikten tam olarak nasıl kaçıyoruz? Bazen hiç ait olmadığımız masalarda en yüksek sesle gülerek, bazen de bize hiçbir şey katmayan yüzeysel ilişkilerin içinde kaybolarak. Etrafımızda ne kadar çok insan ve ses olursa, sesimizle, düşüncelerimizle ve kendimizle yüzleşme ihtimalimiz o kadar azalır. Kalabalıklar, içsel yalnızlığımızı sakladığımız en kusursuz vitrinlerdir. Schopenhauer şöyle der: “İnsan ancak tek başınayken bütünüyle kendisi olabilir; eğer yalnızlığı sevmiyorsa özgürlüğü de sevmiyordur, çünkü insan ancak yalnızken gerçekten özgürdür.” Toplumun ve sosyal çevrenin bireyi kalıplara soktuğunu, yüzüne maskeler dağıttığını ve onu uyum sağlamak zorunda bıraktığını savunur. Toplumun genel geçer ahlakını ve o yapay mutluluk arayışlarını bütünüyle reddederken, bireyin kendi gerçeğiyle yüzleşmesi ve yalnızlığı kucaklaması gerektiğini belirtir. Yalnızlığı, kişinin kendi iradesiyle hareket edebileceği tek alan olarak görür. Bu inziva, tek başınalık hali kişiyi özgünlüğüyle tanıştırır ve kendine daha çok yaklaştırır. Yalnızlıktan keyif almayan, o masalardan kalkamayıp odasında oturamayan biri aslında kendi özgürlüğünden vazgeçmiş ve başkalarına bağımlı yaşamayı seçmiş demektir.
Kendi içindeki sessizlik ile baş edemeyen kişi, başkalarının hayatına kaçmaya çalışır. Başkalarının dertleri, sorunları, kavgaları vardır onun için. Korkulan, uzaklaşılan o sessizliğin aksine yönelir. Kaosun yüksek sesinin olduğu yerlerde var olmaya çalışır ve diğer hayatlarla oyalanır. Karıştığı diğer hayatlar ve güvende hissettiği gürültüyle, yalnızlığına, sessizliğine, dolayısıyla kendisine sırtını döner. Ayrıca hayatı bir yere yetişme halinde ve oluşturduğu yapılacaklar listesine bağlı bir şekilde yaşar. Plansız, programsız, hiçbir şey yapması ve hiçbir yere yetişmesi gerekmeyen, sadece durduğu o günlerde bir dehşete kapılır. Fikri bile yeterlidir. Çünkü eylem durduğunda hesaplaşma başlar.
Hesaplaşma başladığında, zihnin halı altına süpürdüğü her şey amansızca yüzeye çıkar: Bastırılmış yetersizlik duyguları, yüzleşmekten korkulan pişmanlıklar, devasa bir kafa karışıklığı ve içimizdeki acımasız eleştiriler… İşte tam da bu noktada devreye modern insanın en yasal uyuşturucusu olan o meşguliyetler, sessizliği boğan ekranlar ve zihnimizi uyuşturan dijital gürültüler girer. Tüketilen onca sahte neşe, girilen o yüzeysel ilişkiler, ekranda kaydırılan hayatlar ve başkalarının dramasına duyulan açlık aslında bir sosyalleşme değil; içeriyi dışarıdan gelen sentetik bir gürültüyle susturma telaşının eseridir.
Sessizlik, bir yoksunluk hali değil, en saf yüzleşme anıdır. İnsanın kendi çelişkilerini bastırmadan, öylece hissetmeye izin verme pratiğidir.
Jung bu kaçışın faturasını çok net özetler: “Dışarıya bakan rüya görür, içine bakan uyanır.” Tamamen dış dünyaya odaklandığımızda; toplumsal beklentilerin peşinden koşarak, sürekli onay arayarak ya da kendi korkularımızı başkalarına yansıtarak adeta bir uyurgezerlik veya yanılsama içinde yaşarız. Oysa gerçek bir aydınlanma ve berraklık, bakışlarımızı içeriye çevirdiğimiz an başlar. Bu da kişinin kendi gölge yanıyla yüzleşmesini, gerçek arzularını kabul etmesini ve psikolojik kalıplarını görme ve anlama cesaretini gerektirir.
Günün sonunda, asıl yapmamız gereken sürekli bir yerlere yetişmek, durmadan üretmek veya ‘başkaları’ için var olmak değildir. İnsanın kendine giden yolu; o ait olmadığın masadan kalkıp odanın içinde yapayalnız kalabilmek ve içinden yükselen o sağır edici sessizlikle kaçmadan göz göze gelebilmekten geçer.

