İnsanın denge arayışı, yüzyıllardır zihnini meşgul eden rahatsız edici düşüncelerden kurtulmak için bir iyileşme yöntemi olarak görülmektedir. Denge; yoğun duygularımızın altında ezilirken uzanabileceğimiz ve ruhumuzu sakinleştirebileceğimiz tek ışıktır. Bir durumun içindeyken yoğun duyguları stabilize edip onlara üçüncü bir gözle bakabilmek, bu ışığa ulaşmanın en etkili yoludur. Tüm canlılarda bulunan “homeostaz” kavramı, dengeye doğal olarak dönüş eğilimini ifade eder. Homeostaz, vücudun iç dengesini korumak için gösterdiği eğilimdir. Örneğin, vücudunuzdaki su oranı azaldığında daha fazla su içme ihtiyacı hissedersiniz. Vücudunuz, yoksunluğunu hissettiğiniz ve dengesizliğe neden olan unsurları size hissettirir. Demir eksikliği yaşayan kişilerin zaman zaman metal kaşık emmesi veya toprak yemesi gibi durumlar da bu dengenin bir göstergesidir. Fazla bir elementin varlığı durumunda da vücut bunun işaretlerini verir. Kısacası, fiziksel bedenlerimiz sürekli olarak yaratılışındaki dengeye dönmek için bir mücadele içindedir.
Aynı şekilde, ruhlarımız da bu dengeyi sağlamak için doğumlarından itibaren farklı cephelerde savaş vermektedir. Aşırı kaygı yaşayan bir birey, bu kaygıyı azaltmanın yollarını arar. Sürekli kalabalıklar içinde olan ve çevresi sürekli yeni uyaranlarla dolu bir kişi, bir süre sonra yalnız kalabileceği bir yere yönelir. Uzun süreli bir koşuşturma içinde geçen bir hayatımız varsa, biraz olsun sakin yaşayabileceğimiz koşullara doğru yöneliriz. Amaçsızlık hisseden ruh, ruhundaki tohumları filizlendirebileceği bir toprak arar. Bu toprak, dengeyi bulacağı yer olarak düşündüğü için her türlü zorluğa göğüs germeye hazırdır. Amacımızın ve hayalimizin ruhumuza dinginlik ve denge getireceğini hissettiğimizde, bunun uğruna en büyük fedakarlıkları yapmaya hazır hale geliriz. Denge, insan için bu denli önemli bir kavramdır.
Zehri zehir yapan şey, dozudur. Duyguları bizim için zehre dönüştüren nokta, bu duyguların hayatımızı etkileme seviyesidir. Birine aşık olmak zehir değildir; ancak o kişiye aşık olduğumuzda benliğimizi kaybediyorsak, bu aşkın zehre dönüşmesi an meselesidir. Çünkü aşk, benliğimizi koruduğumuz sürece besleyici ve sihirlidir. Yaşanan bir aşkta, o insan olduğumuz kişiye aşığız ve kaybolmuş halimiz, o aşkın yavaş ve acı verici bir şekilde solmasına neden olur. Beslenebileceğimiz noktaları kilitler. Karar verme aşaması ve biraz kararsızlık güzeldir; çünkü en doğru seçeneğe bizi yönlendirecek her türlü seçeneği düşünmemiz için zaman tanır. Ancak kararsızlık duygusu dozunu aştığında, kendimizi bir şeritte çırılçıplak kalakalmış şaşkın bir insan gibi bulabiliriz. Kaygı, bizim için dünyalar ifade eden bir hayalimizi gerçekleştirme yolunda adımlar atmamızı sağladığı sürece faydalıdır. Kontrol edemeyeceğimiz durumlarda yaşadığımız kaygı ise, anı yaşamaktan ve sağlıklı bir uyku almaktan ödün bırakan bir zehirdir. Korku, gerçekten hayatımızın ve ruh sağlığımızın tehlikede olduğu bir durumda bizi geri çeken faydalı bir güçtür. Ancak konfor alanımızdan çıkmamızı engelleyecek kadar yoğun bir duygu haline geldiğinde, bizi kısacık ömrümüzde kocaman ve sihirli anlarla dolu bir dünyayı keşfetmekten alıkoyan bir mekanizma haline gelebilir.
Günün sonunda, her insan kendisine en uygun olan zehri seçer. Bazıları aşk ile benliğini kaybetmeyi tercih ederken, bazıları korkusunu büyütüp evinden olayları gözlemlemeyi ve gözlemlerinin subjektif bakış açısıyla hayatı anlamlandırmayı seçer. Bazıları adrenalin zehrinin kölesi olur ve onun peşinde en değerli bağları bile kaybetmek pahasına bilinçsiz davranışlar sergiler. Bazıları ise zihnindeki düşüncelerle dünyayı kontrol edebileceğini zanneder ve günlerce uykusuz kalarak her şeyi düşünür; geçmişi ve geleceği. Buna anksiyete denir. Kronik anksiyete sahibi bir kişi, kontrol sahibi olduğu illüzyonunu düşünmekten alır ve güç zehirlenmesi yaşar. Uykusuz kaldıkça, başına gelmiş her şeyin sebeplerini ve geleceğe dair olabilecek tüm senaryoları hesapladığına inanır. Ancak başımıza gelen her şeyin sebebini tam olarak bilmemiz imkansızdır; geleceği tamamen kestirebilmemiz de öyle.
Seçtiği zehrin dozunu zehir olmayacak şekilde ayarlayabilen insan, bu dünyada huzur dediğimiz kavrama ulaşmış kişidir. Ruhunda dengeye ulaşmış ve tüm duyguların en zevkli kısımlarını özümseyebilen kişi, aramızdaki en şanslı birey olarak kabul edilebilir. Çünkü günün sonunda bu da bir şans meselesidir; hayatta her türlü duyguyu sonuna kadar deneyimleyip onlardan zehirlenmeyecek seviyeye geldiyseniz, bunda bugüne dek başınıza gelmiş her türlü iyi ve kötü olayın payı yüksektir. Artık zehrinizden keyif almayı öğrendiniz ve zehrinizi keyifle alırken biçare durumlara düşmüyorsunuz demektir. Zehir sizi kontrol etmiyordur; siz zehri kontrol ediyorsunuzdur. Zehrin kontrol edemediğiniz noktalarında ise, zehrin geçici olduğunu bilip kendinizi rahatlatabiliyor ve zevkin bazen zarar verici yanlarından bile keyif alabiliyorsunuzdur. Zehrinin farkında olan, ondan keyif alabilen ve gerektiğinde onu kontrol edebilen insan, köle olmaktan çıkmış ve bir nehirde süzülür gibi hayatta akıp gitmektedir.


