Bütün bir dönem yoğun bir tempoyla çalıştık. Havaların iç karartıcı olması, belki de dışarıya çıkma motivasyonumuzu sınırladığı için bizi çalışmaya daha kolay odakladı. Yoğun stres, kronik yorgunluk ve erken kararan günler derken… Şimdi ise havalar ısındı; herkes evde oturmak yerine kendini dışarıya, havanın tadını çıkarmaya bıraktı. Kimisi yıllık izniyle tatile çıktı, kimisi tatil planlarını sabırsızlıkla yapmaya başladı. Tüm bunlar olurken, her gün işe gidip gelmenin yükü omuzlarımızda daha da ağırlaştı. İş aralarında telefonumuzu elimize alıp ekranı her kaydırdığımızda; herkesin tatilde olduğu ya da dışarıda güzel havanın tadını çıkardığı paylaşımlarla karşılaşıyoruz. İçimizde ise tarifi olmayan bir sıkıntı… Aslında yaptığımız işte hiçbir farklılık yok; belki de yıllardır yaptığımız işi yine aynı şekilde sürdürüyoruz. Peki, havalar soğukken hiç yorulduğumuzu fark etmeden saatlerce çalışabilirken, hava ısındığında neden birdenbire yüklerimiz bu kadar artıyor?
Sorunun cevabı, sadece psikolojik bir kaçış arzusunda değil; beynimizin biyolojik ve nöropsikolojik döngüleriyle de bağlantılı. İnsan zihni ve bedeni, kışın ve yazın tamamen farklı iki işletim sistemiyle çalışır. Kışın soğuk havalarda hayatta kalma refleksimiz kan akışını merkezi organlarımızda ve beyinde toplarken, yazın durum tamamen tersine döner. Termometreler yükseldiğinde, beynimiz önceliği vücudu serinletmeye verir ve enerjisinin büyük kısmını bir nevi “klima görevi” görerek harcar. Bu durum; mantıklı düşünme, planlama ve odaklanma merkezimiz olan prefrontal korteksin ihtiyaç duyduğu oksijen ve glikoz miktarını azaltır. Yani yazın masa başında dikkatinizin dağılması bir irade zayıflığı değil, beyninizin yüksek sıcaklıkla mücadele ederken bilişsel kaynaklarını tasarruflu kullanma stratejisidir.
Üstelik bu biyolojik mücadeleye bir de hormonlarımız da eklenir. Yoğun güneş ışığı, mutluluk hormonu serotonini ve bizi ödül aramaya iten dopamini tetikler. Yaz aylarında beynimiz ilkel düzeyde “Dışarı çık, dünyayı keşfet” mesajını alır. Bu hormonal baskı varken zihni dört duvar arasına kapatıp bilgisayar ekranına bakmaya zorlamak, biyolojik doğamıza karşı savaş açmak gibidir. Dikkatimiz belki de yazın bu yüzden çok daha çabuk dağılıyor. Uzayan günlerle birlikte sirkadiyen ritmimizin (biyolojik saatimizin) değişmesi ve sıcaklar yüzünden kalitesizleşen REM uykusu da ertesi güne yorgun bir zihin ve bedenle başlamamıza neden olabilir.
Peki, her yaz döneminde hissettiğimiz o yoğun odaklanamama, işten ve sorumluluklardan arkamıza bakmadan kaçma isteği sadece termometrelerin ve biyolojimizin mi suçu? Yoksa sonbahardan beri sırtımızda taşıdığımız, kış boyunca biriken kronik bir tükenmişliğin (burnout) havalar ısınınca nihayet su yüzüne çıkması mı?
Modern çalışma hayatı, bizden yılın her mevsiminde aynı yüksek performansla, adeta bir makine gibi çalışmamızı bekliyor. Oysa insan doğası döngüseldir. Kışın soğuğunda ve griliğinde biriken stres, koşturmaca ve ertelenen yorgunlukların bir yerde patlak vermesi kaçınılmazdır. Yaz mevsimi, doğanın gevşediği ve yavaşladığı bir dönemi temsil ettiği için bizim de savunma mekanizmalarımız biraz olsun gevşer. İşte tam bu anlarda, aylardır içimizde bastırdığımız o yorgunluk dalgası, kendini işe odaklanamama maskesiyle gösterir. Yani aslında yaşadığımız şey basit bir tembellik değil, sinir sistemimizin bize verdiği “Artık dur ve dinlen” alarmıdır.
Bu iki durumu birbirinden ayıran ince bir çizgi vardır. Eğer sadece havanın sıcaklığından veya mevsimsel rehavetten şikayetçiyseniz, serin bir akşam saatinde ya da tatil günlerinizde dinlendiğinizde enerjiniz yerine gelir. Ancak yaşadığınız şey ayların birikimi olan kronik bir tükenmişlikse, tatil planları yapmak bile size bir yük gibi gelebilir. Dinlenseniz dahi o içsel boşluk ve bıkkınlık hissinin geçmeyeceğini düşünebilirsiniz.
Bu tükenmişlikle baş edebilmek için çözüm her zaman büyük bütçeli, uzun tatillerde saklı değil. Sinir sistemimizi herkesin kolayca ulaşabileceği küçük adımlarla dengelemek mümkündür. Biyolojik saatimizi korumak adına uyku saatlerimizi sabitlemek ve sabah uyandıktan sonraki ilk yarım saat içinde doğrudan doğal ışık almak, bozulan dengemizi yeniden kurmaya yardımcı olur. Bir diğer adım ise sosyal medyadaki yoğun paylaşım akışına mesafe koymaktır. Her gün belirli saatlerde yapacağınız kısa dijital detokslar, zihni sürekli başkalarının hayatlarıyla meşgul olmaktan ve istemsizce yapılan kıyaslamalardan uzaklaştırarak fark edilir bir sakinlik sağlar. Ancak tüm bu bireysel çabalara, dinlenme alanlarına ve küçük molalara rağmen içinizdeki o ağır buhran ve tükenmişlik hissi azalmıyorsa, durumun sadece mevsimsel bir rehavetten daha derin köklere sahip olduğunu kabul etmek gerekir. İşte bu noktada, bir ruh sağlığı uzmanından profesyonel destek almak kendimiz adına atacağımız önemli adımlardan biri olur.


