Hayatın en zorlayıcı yanlarından biri, ne kadar dikkatli konuşursan konuş, niyetin ne kadar iyi olursa olsun, bazı insanların senden yanlış bir izlenimle ayrılacağını fark etmektir. Bu durum, seni daha iyi tanıması gerektiğini düşündüğün bir arkadaş veya aile üyesi tarafından yanlış anlaşılınca daha da acı verir. O kişinin, senin hakkında karar vermeden önce bir soru daha sormaya sabrı olmasını umarsın. İndirgenmek ve anlaşılmamak derinden yaralayıcıdır. Bir ömürlük düşüncenin, duygunun, bağlamın ve karmaşıklığın başkasının yüzeysel bir yargısına sıkıştırılması, yalnızca öznel bir his değil, aynı zamanda ölçülebilir bir psikolojik gerçektir. Crockett ve arkadaşları (2022), yanlış anlaşılmanın etkilerini iki ayrı çalışmada incelemiş ve yanlış anlaşılma etkileşimi yaşayan bireylerin etkileşim tatmininin, motivasyonun ve performansının belirgin biçimde düştüğünü ortaya koymuştur (Crockett et al., 2022).
Birçoğumuz buna aşırı açıklayarak karşılık veririz. Konuşmaları zihnimizde tekrar tekrar oynatır, nerede hata yaptığımızı düşünürüz. Mesajları göndermeden önce defalarca yeniden yazarız. Daha açık, daha anlaşılır, daha uyumlu olmaya çalışırız. Kendimize dipnotlar ekler gibi yaşarız. Kimsenin bizi yanlış anlamaması için çok çabalarız. Ancak bu, son derece yorucu bir yaşam biçimidir.
Kendini huzurlu hissedebilmek için herkesin seni doğru anlamasına ihtiyaç duymaya başlarsın. Oysa herkes seni doğru anlamayacak. Herkes bunu istemeyecek. Herkes, insanları olduğu gibi görebilecek duygusal olgunluğa, sezgiye, cömertliğe ya da dikkate sahip değil. Eğer huzurun, karşılaştığın herkes tarafından doğru anlaşılmana bağlıysa, huzurun her zaman kırılgan olacaktır. Yanlış anlaşılmaya tahammül edebilmelisin. Birisi seni yanlış gördüğünde her seferinde dağılmamayı öğrenmelisin. Yanlış yorumlanmayı kaldırabilecek kadar sağlam bir benlik inşa etmelisin.
İlk olarak şunu anlamak gerekir: Yanlış anlaşılmak her zaman kendini ifade edemediğin anlamına gelmez. Bazen bu, karşındaki kişinin sınırlarıyla karşılaştığın anlamına gelir. Bu önemli, çünkü çoğumuz karakterimizle ilgili her yanlış yorum için kendimizi suçlarız. Daha iyi açıklasaydım, daha nazik olsaydım, farklı bir ton kullansaydım, daha uzun yazsaydım, doğru zamanı seçseydim… o zaman mutlaka anlaşılırdım diye düşünürüz. Bazen bu doğrudur; iletişim kazaları olur. Acele konuşuruz, önemli şeyleri söylemeyiz. Karşımızdakinin bizi anladığını varsayarız ama anlamaz. Daha açık iletişimin sorunu çözebileceği anlar vardır.
Ancak bazen mesele ifade değildir; yorumlamadır.
Bazı insanlar zaten şüpheyle dinler. Bazıları, sana davranışlarını haklı çıkaracak bir “sen” versiyonuna tutunur. Bazıları seni gerçekten anlamak istemez; seni kendileri için belirledikleri role sığdırmak ister. Bencil olan, zor olan, dram yapan, yedek arkadaş, iyi kız, uyumlu evlat, sorunsuz çalışan, hiç değişmeyen. Sen bu rolün dışına çıktığında, bunu ihanet olarak etiketlerler. Oysa çoğu zaman bu, uzun zamandır yaptığın ilk dürüst harekettir.
Gerçek şu ki, kimse sahip olmadığı bir şeyi sana veremez. Kendine şefkatle bakamayan biri, sana da şefkatle bakamaz. İnsanlar bizi saf halimizle görmez. Bizi kendi yaralarından, arzularından, önyargılarından, güvensizliklerinden, geçmişlerinden ve beklentilerinden süzerek görürler. Bunu psikoloji araştırmaları da doğrulamaktadır: Markus ve arkadaşları (1985), bireyin benlik şemalarının yani kendisi hakkındaki bilişsel yapılarının başkalarını değerlendirirken bir tür projeksiyon işlevi gördüğünü ve sosyal algının bu şemalar tarafından sistematik biçimde şekillendirildiğini göstermiştir (Markus et al., 1985). Başkasının zihnindeki “sen”, biraz senden, biraz da ondan oluşur. Bu da onların algısının senin kontrolünde olamayacağı anlamına gelir. Bunu kabul etmek zordur, çünkü kontrol rahatlatıcıdır. Eğer yanlış anlaşılmak hep senin hatan olsaydı, en azından düzeltebilirdin. Ama bazı yanlış anlaşılmalar kaçınılmazsa, o zaman daha zor bir şeyi öğrenmen gerekir: Sınır koymak. Ne zaman yeterince açıkladığını bilebilmek.
Bazı açıklamalar gereklidir. Bazı konuşmalar önemlidir. Bazı ilişkiler açıklama çabasını hak eder. Ancak bazen, açık ve dürüst bir şekilde konuştuktan sonra yapılabilecek en onurlu şey durmaktır. Yeni paragraflar eklemeyi bırakabilmek. İnsanlığını savunmak için kendini mahkemeye çıkarmayı bırakmak gerekir. Şeffaf olursan anlaşılacağını umarak iç dünyanı herkese açmayı bırakmalısın. Çoğu zaman işe yaramaz. Seni yanlış anlamaya kararlı biri tarafından anlaşılmaya çalışmak küçültücüdür. Bir cümle daha kurarsam fikrini değiştirir diye kendini tüketirsin. Ama artık dürüst olmak için değil, kabul görmek için konuşursun. Bu yalnızca bir karakter özelliği değil, psikolojik bir kırılganlıktır.
Ve işte burada benlik saygısını dışsal onaya bağlamanın bedeli devreye girer. Crocker ve Park (2004), benlik saygısını belirli alanlarda, özellikle başkalarının onayında temellendiren bireylerin, bu alanda tehdit algıladıklarında psikolojik olarak ciddi maliyetlerle karşılaştığını; öz-düzenleme, ilişki kalitesi ve zihinsel sağlığın bundan olumsuz etkilendiğini göstermiştir (Crocker & Park, 2004). Eğer kendini tanımıyorsan, her görüş seni sarsar. Her dedikodu seni etkiler. Her değişen ton seni paniğe sürükler. Küçük yanlış anlaşılmalar bile yıkıcı hissedilir; çünkü bu artık yalnızca sosyal bir rahatsızlık değil, iç dünyanı tehdit eden bir sarsıntıdır. Bütün bu kırılganlık, başkalarının seni nasıl gördüğünü kontrol edemediğin gerçeğiyle birleşince ortaya şunu çıkarır:
Genelde bir hikayenin üç tarafı vardır: senin tarafın, benim tarafım ve gerçek. Ama insanlar çoğu zaman ilk konuşana, en yüksek sesle konuşana, en çok ağlayana ya da en emin görünene inanır.
Hayatta kendini tam olarak anlatamayacağın anlar olacaktır. Bir arkadaşlık, sen kendini açıklayamadan bitebilir. Bir aile üyesi eski bir “sen”e tutunabilir. Adının geçtiği ama bağlamının olmadığı ortamlarda konuşulabilirsin. Bu acı verir. Ama kaçınılmazdır.
Bununla başa çıkmanın yollarından biri, derinlemesine anlaşılmanın nadir olduğunu kabul etmektir.
Çoğu insan senin sadece bir parçanı tanıyacak. İşteki halini, okuldaki halini, zor bir dönemindeki halini, değişmeden önceki halini, onların ihtiyaç duyduğu halini. Çok az insan bütün yapını görecek. Bazıları sadece koridordan geçen halini görür ve bunu evin tamamı sanır. Bu talihsizdir ama herkesi bütün odalara gezdirmek senin görevin değil. Kendinin bazı kısımlarını saklama hakkın var.
Bazı yanlış anlaşılmaları düzeltmeyi hayat amacın haline getirmeme hakkın var. Seni gerçekten görmek isteyenlerin zamanla bunu yapacağına güvenme hakkın var.
Şunu da kabul etmek gerekir: Bazen yanlış anlaşılmaktan korkarız çünkü benliğimizi hala başkalarının onayına bağlıyoruz. Eğer onlar beni iyi görürse, ben iyiyim. Bu çok yorucu bir düzendir. Kimliğin sürekli başkalarının yorumuna bağlı kalır. Bu yüzden küçük yanlış anlaşılmalar bile yıkıcı hissedilir. Bu sadece sosyal bir rahatsızlık değildir; iç dünyanı tehdit eder. İyileşmenin önemli bir parçası, başkalarını ruhunun son editörü yapmayı reddetmektir.
Dinle, evet. Düşün, evet. Gerekirse özür dile, evet. Ama yazarlığı devretme.
Seninle yaşayacak olan sensin. Seçimlerinin hesabını verecek olan sensin. Kendi zihninde bir hayat kuracak olan sensin.
Ve bir gerçek daha: Büyük bir acının kaynağı, kendini henüz anlamamış insanlara kendini anlatmaya çalışmaktır. Herkes kalbinin bütün dilini hak etmez.
Tüm bunlarla birlikte, biz insanız. Elbette yanlış anlaşılmak acıtır. Bağ kurmak isteriz. Bizi seven insanların bizi doğru görmesini isteriz. Bunun aksini iddia etmek gerekmez.
Ancak şunu hatırlamalısın: Birini anlamak, onu yanlış anlamaktan daha zordur.
Ve başkalarına da görmek istediğin şefkati göstermelisin. İnsanlar hakkında hemen kötü düşünmemeli, onları dinlemeli ve gerçeğin her zaman basit olmadığını hatırlamalısın. Gerçek bazen katmanlıdır, karmaşıktır ve bazen onu görebilmek için kendinin dışına çıkman gerekir.


