Pazartesi, Haziran 15, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Askıda Kalmak

Bazı dönemler vardır; insan o günleri anlatırken arka planda büyük felaketler veya sarsıcı olaylar sıralayamaz. Dışarıdan bakıldığında hayatın dekoru yerli yerindedir. İnsan işe gider, mesajlara döner, sorumluluklarını taşır, plan yapar, hatta kimi zaman doğru yerde güler bile. Takvim işler, hayat akıp gider. Ama içeride, kayıtlara geçmeyen başka bir şey daha olabilir: Hayat devam ederken insan askıda kalmıştır.

Askıda kalmak ne tamamen yere çakılmaktır ne de gerçekten ayakta durabilmektir. Daha çok, bir duygunun, bir yasın ya da uzun süren bir belirsizliğin içinde donup kalmaktır. Ne geçmiş gerçekten geride kalmıştır ne de gelecek tam olarak gelmiştir. İnsan bir noktadan sonra zamanın neresinde durduğunu bile hissedemez. Sadece zamanın içinde sürüklenir. Bir başrol gibi değil de yer yer yalnızca zamana tutunmaya çalışan bir gölge gibi.

Mezar Taşı Olmayan Kayıplar ve Sessiz Yas

Bazı kayıpların toprağı yoktur. İnsan onları bir yere gömemez. Zaten hayat durmamış, devam etmektedir. Yas kimi zaman sessizdir; gündelik hayatın içine sızar. Bir mesajın eksikliğinde, yarım kalmış bir konuşmada, artık eskisi gibi olmayan bir ilişkide veya yaklaşan bir vedanın henüz gerçekleşmeden bıraktığı o soğuk gölgede yaşamaya devam eder. Yas her zaman somut bir kayıpla başlamaz; kimi zaman bir insanı henüz kaybetmeden, o gidişin ihtimalinde bile sızı kendini gösterir. Çünkü yas yalnızca ölümle ilgili değildir. Bazen hâlâ yaşayan ama artık eskisi gibi dokunamadığın birinin eksikliğidir. Bazen de insan kendi içinde yavaş yavaş eksilen parçalarının yasını tutar. Ve bazı kayıpların mezar taşı yoktur.

Hayat bazı dönemlerde, arka planda sürekli açık kalmış bozuk bir radyo gibi hissettirir. Net değildir, kelimeler seçilmez ama susmaz. Aynı uğultu, aynı belirsizlik, aynı iç gürültüsü sürer. Ve bir süre sonra insan, hayatta kalabilmek için o sesi duymamayı öğrenir. Kendini sessizliğe değil, gürültüye alıştırır. Ortaya çıkan şey huzur değil, gürültüye uyum sağlamış bir yorgunluktur. İnsan bunu çoğu zaman “baş etmek” sanır. Oysa bazı devam edişler yaşamın tam içinden değil, kıyısından olur. Tam içinde değilsindir ama tamamen dışında da değilsindir. Psikoloji literatüründe zaman zaman languishing olarak tanımlanan bu durum, ne tam bir depresyon ne de tam bir iyi oluş halidir; bir tür arada kalmışlık, askıda olma halidir.

İşlevsellik: Dağılmayı Geciktiren Maske

Bir sabah uyanırsın, alarmı kapatır, yataktan kalkarsın ve gün başlar. Ama sanki o bedeni hareket ettiren sen değilsindir. Eller çalışır, kelimeler çıkar, sorumluluklar yerine gelir ama içeride “sen” yok gibidir. İşlev vardır ama his yoktur. Yapılan şeyler sürer ama “ben”, o sahneden yavaşça çekilmiştir. İnsan başlangıçta buna bir isim vermek istemez. Çünkü isim vermek yüzleşmektir; yüzleşmek ise o an için taşınan yükü daha da ağırlaştırır. O yüzden uzun süre sadece mekanik olarak devam edilir.

İşte bu yüksek işlevsellik, o gri dönemlerin en güvenli örtüsüdür. İnsan işlev gösterdiği sürece kimse fazla soru sormaz. Sen de kendine sormazsın. Oysa işlevsellik her zaman güç değildir; yer yer dağılmayı geciktiren, o kaçınılmaz yüzleşmeyi ertelemeyi mümkün kılan bir savunma biçimidir. O örtünün altında yorgunluk katılaşır. Yaşanması ertelenmiş duygular, adı konulamayan kayıplar, yarım kalmış vedalar ve erken başlamış yaslar birikir. İnsan yer yer taşıdığı şeyin ne olduğunu tam ayırt edemez; sadece ağır olduğunu bilir. Ve bu ağırlık her zaman dramatik değildir; çoğu zaman sessizdir.

Kendine Uzaklaşmak ve Kopmama Direnci

Zamanla insan, en çok kendisiyle olan bağını kaybettiğini fark eder. Günler geçer ama insanın içinden geçmez; yalnızca üstünden geçer. Olan biten her şey birikir ama içeride tam bir karşılık bulmaz. Askıda kalmak tam olarak budur. Ne tamamen yok olmak ne de tam anlamıyla var olabilmek. Bir tür yarım görünürlük. İnsan yaşar ama yaşadığını tam hissedemez. Siluet gibi yaşar.

Bazıları bunu unutulmak gibi yaşar. Ama en ağır unutulma, bir başkasının hafızasından silinmek değil; insanın kendi içinde unutulmasıdır. Ne hissettiğini, ne istediğini, canını tam olarak neyin acıttığını kaybetmesidir. Geriye sadece refleksler, görevler ve otomatikleşmiş bir hayat kalır. İnsan, kendi iç hikâyesinin izini kaybeder; ama tamamen yok olmaz, sadece kendine uzaklaşır. Yine de insan devam eder. Çünkü kimi zaman durmak, o belirsizlikle baş başa kalmak devam etmekten daha korkutucu gelir. İlk başlarda bu hareket her zaman bir umut taşımaz; yalnızca dağılmamanın en düşük formudur. Sabit durursa çözüleceğini bildiği için, adeta bir refleksle hareket eder insan. Duygular keskinliğini kaybetmiştir. İnsan bazen yaşadığı için değil, durmayı göze alamadığından adımlarını sürdürür. Ve buna başlangıçta “güç” denmez. Bu yalnızca kopmamış olma halidir; sessiz bir hayatta kalma biçimidir.

Yarından Az Eksilmek

Ama bütün bu askıda kalma halinin içinde bile küçük sızıntılar vardır. Dışarıdan önemsiz görünen ama içeride bir şeyi yerinden oynatan küçük anlar… Bir şarkının bir cümlesi, beklenmedik bir sessizlik, kısa süreli bir hafiflik hissi ya da insanın kendi kendine “biraz daha nefes alabiliyorum” demesi. Bunlar büyük dönüşümler değildir. İnsan bir sabah tamamen iyileşmiş olarak uyanmaz. Ama aslında iyileşme dediğimiz şey zaten büyük bir kırılma değil, küçük bir taşıma biçimidir: bugünü dünden biraz daha az eksilerek geçirmek.

Zamanla, o kaçtığımız adımların ötesine geçip yaşadığımız şeye bir isim koyabilmek, acıyı tanıyabilmek ve bu mekanik akışın içinde kendimize biraz şefkat gösterebilmek, askıda kalma halinden yere daha sağlam basmanın ilk adımı olur. Ancak o zaman, yalnızca dağılmamak için attığımız o zoraki adımlar, bizi hayata yeniden bağlayan küçük köprülere dönüşmeye başlar. Çünkü bazı dönemler çözülmek için değil, taşınmak için yaşanır.

Ve belki de en insani gerçek şudur: Bazı anlamlar hemen gelmez. Bazı düğümler tamamen çözülmez. Ama her şeye rağmen devam etmek, ihtimallere açık kalmaktır. İnsan, bugün hissettiği şeyin sonsuza kadar aynı kalacağını gerçekten bilemez. Bazen değişen şey hayatın kendisi değil, ona bakabildiğimiz yerdir. Bazen hiçbir mucize olmaz; sadece yük biraz hafifler, nefes biraz derinleşir ve insan fark etmeden bir adım daha atar. Ve o yükü taşırken atılan her küçük adım, insanı hayata yavaşça yeniden bağlar.

Şimdi sadece derin bir nefes alın. Buradasınız.

Seçil Güngör
Seçil Güngör
Seçil Güngör, insan davranışı, biliş, algı ve modern yaşamın psikolojik dinamikleri üzerine çalışan bir psikoloji yazarıdır. Yazılarında psikolojiyi; sanat, kültür ve felsefeyle kesişen disiplinlerarası bir perspektifle ele almakta, özellikle farkındalık, bilişsel yanılgılar, kimlik, toplumsal normlar ve gündelik davranış örüntülerine odaklanmaktadır. Akademik ve uygulamalı deneyimlerini uluslararası ve çok kültürlü ortamlarda geliştirmiş; psikolojik danışmanlık, gelişimsel gözlem, travma, bağımlılık, suç davranışı ve bireylerin psikososyal uyum süreçleri üzerine çalışmalar yürütmüştür. İnsan davranışını yalnızca bireysel değil; sosyal, kültürel ve çevresel bağlamlarıyla değerlendiren bütüncül bir yaklaşımı benimsemektedir. Yazıları Psychreg, Medium ve çeşitli uluslararası dijital yayın platformlarında yayımlanmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar