Neden Bazen Unutur, Bazen Karar Veremeyiz?
Unutmak sandığımız şey, zihnin bize oynadığı bir oyun olabilir. Hatırlayamamak ise hafızanın eksik çalışmasından değil, zihnin başka bir şeyi koruma biçiminden kaynaklanır. Zihin, kendi içinde başka bir şeyi gözettiği için hatırlayamaz.
Burada sözünü ettiğimiz unutkanlık, herhangi bir hafıza kaybı ya da bilişsel bir rahatsızlıkla ilişkili olmayan; çoğumuzun günlük hayatta deneyimlediği karar verememe ve hatırlayamama hâlleridir. Bu durumlar, çoğu kez zihnin doğal işleyişinin bir parçası olarak ortaya çıkar.
Bir ismin dilin ucuna gelip gelmemesi, bir kararın bir türlü netleşmemesi ya da yıllardır taşınan bir duygunun tam da kritik bir anda bulanıklaşması… Bunlar çoğu zaman bellekle ilgili bir sorun değil; iç dünyanın kendini koruma biçimidir. Böyle ele aldığımızda, unutmak bir eksiklik değil; iç dünyamızın bizi korumak için aldığı bir pozisyondur.
Zihin bazen bizi rahatsız eden bir şeyi kapatmaz; yalnızca onu gizli bir odaya çeker. Dışarıdan bakınca “unutmuş” gibi oluruz. Bu çoğu zaman hatırlamak istemediğimiz için değil, hatırladığımızda nereye dokunacağını bilmediğimiz içindir. Kimi anılar, hatırlamayı kaldıramayacağımız bir ağırlıkla geri döner. Kimi duygular ise o kadar hamdır ki, zihnin tek yolu onları bir süreliğine karanlıkta tutmaktır.
Hafıza ile Yön Kaybının Kesiştiği Anlar
Bazen hatırlayamadığımız tek şey geçmişte olup bitenler değildir. Ne yapacağımıza dair fikirler de birdenbire bulanıklaşır. İnsan sadece anılarını değil, yönünü de kaybedebilir. Elbette bu iki hâl her zaman el ele yürümez. Kimi zaman unuturuz ama yolumuz açıktır; kimi zaman her şeyi hatırlarız ama adım atacak cesareti bulamayız. Yine de bazı dönemlerde bu iki deneyim birbirine değer: hafıza bulanıklaşırken, karar verme gücü de silikleşir.
Bir gün önce çok emin olduğumuz bir karar, ertesi gün aynı berraklıkla gelmez. İçimizde bir şey “şimdi değil” der, ama neyin şimdi olmadığını söylemez. Böyle zamanlarda hem hatırlamak hem ilerlemek aynı sessizliğin içine çekilir. Sanki zihnin içinde görünmez bir el, hem hatırlamayı hem de ilerlemeyi durdurur.
Böyle bir durumda, unutmanın hemen yanında başka bir insanlık hâli belirir: bilememek. İçimizde “ne yapacağını bilmeyen” bir taraf vardır; ama bu gerçek bir bilgisizlik hâli değildir. Çoğu insan bu hâli iyi tanır: Bir şeyi yapmamız gerektiğini biliriz ama içimizden bir ses bizi tutar. Ne yapacağımızı biliriz ama adım atacak gücü bulamayız; istediğimiz açıktır ama bir türlü harekete geçemeyiz. Bu durum bir boşluk ya da eksiklik değildir; söz bulamamış duyguların, henüz şekillenmemiş arzuların yarattığı bir duraksamadır.
Her şeyiyle bilmeyen bir tarafımız yoktur; yalnızca henüz dile gelemeyen, henüz düşünceye dönüşmemiş bir tarafımız vardır. İnsan çoğu zaman karar veremediği için değil, arzusu ile korkusu aynı anda konuştuğu için olduğu yerde kalır.
Belirsizlik, İçsel Ritmin Yavaşlamasıdır
Belirsizlik anlarında yaşadığımız tıkanıklık, dış dünyanın karmaşasıyla değil, iç dünyanın ritmiyle ilgilidir. Bazı durumlarda herkes bir şey söyler, herkes bir yol gösterir, ama insan kendi içinde bir türlü toparlayamaz. İş değiştirmeyi düşünürken, bir ilişkiyi sürdürüp sürdürmemeye karar vermeye çalışırken, bir konuşmayı yapıp yapmamayı tartarken; dışarıdaki seslerden çok içerideki dalgalanma belirleyici olur. Dış dünya hızla akar, ama içimiz aynı hızda akmaz; her düşünce ve her duygu aynı anda yetişmez.
Bir yanımız ileri gitmek ister, diğer yanımız geri çekilir; bir yanımız görmeye yaklaşır, diğer yanımız ışığı biraz daha kısar.
Birçoğumuz kendi hayatında bunu en az bir kez yaşamıştır: Bir kapı aralanır, umut büyür ama hemen arkasından “ya olmazsa” dediğimiz bir gölge belirir. İlişkide adım atarken aynı anda incinmekten korkmak, yeni bir başlangıca heves ederken kaybetme ihtimalini düşünmek… Bu çift yönlü hareket, insan olmanın getirdiği en tanıdık çelişkilerden biridir.
Bazen ‘bilmiyorum’ dediğimiz şey, aslında ‘henüz söyleyemiyorum’ demektir. Bazen gerçekten bilmediğimiz için susmayız; duyguların dili henüz toparlanmamış, düşünce hâline gelememiş olduğu için susarız. Ne hissettiğimizi anlatamadığımız günlerde bile içimizde bir şey kıpırdar, ama ismini koyacak kelimeyi bulamayız. Dışarıdan bakıldığında kararsızlık gibi görünür; içerden bakıldığında ise hâlâ tanımlanmamış bir duygudur.
Zihnin Zamanı ve İçsel Eşikler
Bazen de unuttuğumuzu sandığımız şey, içsel bir hazırlığın tamamlanmasını bekliyordur. Hayatın küçük anlarında bunu hissederiz: Birini aramak gelir içimizden ama aramayız, sebebini bilmeyiz. Bir konuşmayı yapmak isteriz ama erteleriz; sonra zamanı gelince kelimeler bir anda dökülür. Zihin bazen gerçekten unutmaz; sadece uygun anı bekler. Bu an çoğu zaman dış koşullardan değil, zihnin içsel eşiklerinden belirlenir.
Unutma ve bilememe hâli bazen aynı noktada buluşur: İnsan kendini henüz anlamadığında zihin farklı yollarla hareket eder. Bu aslında hepimizin içten içe bildiği bir şeydir: Kendimizi kandırarak uzun süre yol alamayız. Bir şey içimize sinmemişse sürüncemede kalır; bir karar duygumuzu ikna etmemişse ilerleyemez.
Hazır olmayan yerleri bastırır, iyileşmemiş yerleri gölgede bırakır, henüz tanımlanmamış duyguların etrafında dolaşır. Kimi zaman neden tepki verdiğimizi, neden çekindiğimizi, neden geri durduğumuzu bile anlayamayız. İşte bu süreçlerde insan kendine yaklaşmalı ve anlam aramalıdır. Zihin, bizi zorlayıcı yerlerle yüzleştirmeden önce bir tür koruma kalkanı oluşturur.
Bu yüzden bazı dönemlerde hafıza bulanıklaşır, bazı dönemlerde karar verme yetisi askıya alınır. Zihnin aynı anda hem yorgun hem suskun olduğu günler buna örnektir. Bir şeyi hatırlamakta zorlanırız, bir konuya anlam veremeyiz, karar almak yorucu gelir. Oysa bu bir yetersizlik değildir; zihnin kendi yükünü düzenleme biçimidir.
Zihin, dışarıdaki gürültüye değil, içerideki dengeye göre çalışır. Hayat bazen büyük seslerle karışır ama insan en çok içindeki boşlukların sesini duyar. Bu yüzden bazen başkaları yol gösterse bile karar veremeyiz, bazen en mutlu anımızda bile bir duyguyu tam hissedemeyiz.
Unutmanın bizde bıraktığı boşluk ve bilememenin yarattığı duraksama, aslında birer ipucudur: Zihin, bizi korumaya çalışmaktadır. Bazen hatırlayamadığımız şey, aslında çoktan içimizdedir. Bazen emin olamadığımız yol, aslında çoktandır bildiğimiz yoldur. Yalnızca ikisine de yaklaşmaya hazır olduğumuz an henüz gelmemiştir.
İnsan unuttuğunu sanarak uzaklaştığını, bilemediğini sanarak ertelediğini düşünür. Oysa zihin hiçbir şeyi tamamen bırakmaz; yalnızca kendi zamanında ortaya çıkarır.


