Son haftalarda tanıdığım pek çok ebeveynin sıkça dile getirdiği cümlelerden biri şu oldu: “Biz bu aralar çok stresliyiz, ne yapacağımızı gerçekten bilemiyoruz.” İlk bakışta, bu ifade, zorlu bir süreçte kenetlenmenin getirdiği sıcak ve şefkatli bir aile bağı gibi görünse de, aslında psikolojik olarak çok daha derin ve hassas bir dinamiğe işaret ediyor. Lise ve üniversite sınavlarının hayatımızın merkezine yerleştiği bu haziran günlerinde, birçok ebeveynin çocuğunun duygusal dünyasını kendi dünyasıyla bir tuttuğuna ve hatta tamamen içinde kaybolduğuna tanık oluyoruz. Çocuğu kaygılıyken yaşamaya ara veren, o üzgünken kendi hayatını, neşesini ve günlük rutinini tamamen durduran ebeveynler, onun geleceği adına yaşanan sınav heyecanını kendi bedenlerinde birebir ve katlanarak yaşıyorlar.
Peki, sevginin, fedakarlığın ve koruma içgüdüsünün bu kadar yoğun olduğu bir ortamda, gözden kaçan küçük ama hayati bir sınır hatası olabilir mi? Ebeveynlerle konuşurken, durumu daha net görebilmeleri için sıkça kullandığım bir benzetme vardır: Çocuğunuzun giymeye çalıştığı pantolonun bir ayağına da siz kendi ayağınızı sokmuş gibisiniz. Dışarıdan bakıldığında niyetiniz tamamen ona yardım etmek, düşmesini engellemek veya yolunu kolaylaştırmak gibi görünse de, aynı pantolonun içinde iki kişi olduğunda, ne o çocuk özgürce adım atıp yürümeyi öğrenebilir ne de siz bir yetişkin olarak kendi yolunuzda rahatça ilerleyebilirsiniz. Üstelik bu durum, ebeveyn ve çocuk arasındaki sağlıklı “ayrışma” sürecinin, yani çocuğun kendi kanatlarıyla uçabilme becerisinin önündeki en büyük görünmez engel haline gelir.
Çocuğun duygularını, onun iç dünyasını kendimizden ayrı bir bütün olarak görememek, aslında tamamen iyi niyetli ve korumacı bir refleksten doğar. “O üzülmesin, o kırılmasın, onun yaşayacağı o ağır stresi gerekirse ben onun yerine göğüsleyeyim” düşüncesi, şefkatin en masum hallerinden biridir. Ancak ebeveyn, farkında olmadan çocuğun hayatındaki zorluklara karşı bir “gölge boksörü” gibi dövüşmeye başlar. Çocuk adına yumrukları karşılar, onun adına yorulur ve terler. Dışarıdan bakıldığında çocuğu koruyan muazzam bir çaba görünse de, gerçekte çocuk, kendi hayat sahnesinde hareket etmeyen bir seyirciye dönüşmüştür. Kendi duygusunu yönetmek yetmezmiş gibi, ebeveyninin onun yüzünden bozulduğunu hissettiği psikolojisini tamir etmek zorunda hisseder. “Biz bugün biraz üzgünüz” dendiğinde, çocuğun kendi özel alanında yalnız kalıp o üzüntüyü sindirme, onunla olgunlaşma şansı elinden alınmış olur. Duygu ortaklaşır ama çocuk o duygunun içinde yapayalnız kalır.
Özellikle sınav dönemlerinde, çocuklarının stres yönetimi, odaklanma problemleri veya sınav kaygısı gibi şikayetleriyle ilgili terapistlerin kapısını çalan ebeveynlerin sayısı gözle görülür şekilde artmaktadır. Çocuğun terapiye başlaması ve bir uzmandan destek alması elbette çok kıymetli bir adımdır; ancak çoğu zaman tek başına yeterli gelmez. Çünkü çocuk, seans odasında kendi stresini tanımaya çalışırken, evde onu büyüten ve “bizim stresimiz” diye sahiplenen bir ebeveynle karşılaşır. İşte bu nedenle, çocukların bu büyüme sancılarını ve duygusal dalgalanmalarını sağlıklı bir şekilde yönetebilmeleri için ebeveynlerin de kendi davranışlarını ve kaygı reflekslerini düzenlemesi gerekmektedir.
Unutmayalım ki iyi bir ebeveyn olmak, çocuğumuzla her an aynı dalgalı denizde boğulmak değil; o fırtınalı denizde yönünü bulmaya çalışırken kıyıda sakin, güvenli ve dalgalardan etkilenmeyen bir fener olabilmektir. Çocuğunuzun sizden ayrı, bağımsız bir birey olarak üzülmeye, kaygılanmaya, hata yapmaya ve bazen başarısız olup o olumsuz duygudan kendi çabasıyla çıkmaya hakkı vardır.
Gelin bu aydan itibaren onlara ait olan cümleleri onlara şefkatle geri verelim. “Biz çok stresliyiz” demek yerine, onun gözlerinin içine bakıp güven veren bir ses tonuyla şunu söyleyebilelim: “Farkındayım, şu an senin için çok zor, karmaşık ve stresli bir dönem. Ama ben buradayım, tam arkandayım ve senin bu duyguyla baş edebilecek güce sahip olduğuna inanıyorum.” Çünkü bir çocuğu gerçekten büyüten, hayata hazırlayan şey, onun yerine giydiğimiz pantolonlar ya da onun adına çıktığımız ringler değil; ona kendi adımlarıyla güvenle yürüyebileceği o şefkatli mesafeyi sunabilmektir.
Bir çocuğa bu hayatta verilebilecek en güzel, en kalıcı hediye, kendi kaygılarıyla baş etmeyi öğrenmiş, kendi sınırlarını çizebilmiş, sakin ve huzurlu bir ebeveyn olmaktır. Eğer siz de çocuğunuzun rüzgarında savrulmaktan yorulduğunuzu hissediyorsanız, kendiniz için bir adım atmaktan çekinmeyin. Bireysel bir terapi sürecine başlamak, sadece çocuğunuza daha sakin bir liman olmanızı sağlamaz; aynı zamanda bir yetişkin olarak sizin de yıllardır sırtınızda taşıdığınız o ağır, yorucu ebeveynlik yüklerini güvenli bir alana bırakıp derin bir nefes almanıza vesile olur. Çünkü bir evladı şifalandırmak, iyileşmek ve sağlıklı bir şekilde ayrışmak, önce ebeveynin kendi iç dünyasında başlar.


