Çocukken insan, annesinin gölgesinde büyüdüğünü sanır. Oysa bazen hayat, rolleri sessizce değiştirir. Fark etmeden insan, annesinin yükünü omuzlar, kaygılarını dinler ve ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyar. Bir evlatken, zamanla koruyan, kollayan ve sakinleştiren ‘anneye’ dönüşür.
Bu durum psikolojide “ebeveynleşme” ya da “parentifikasyon” olarak adlandırılmaktadır. Ebeveynleşen çocuklar, fiziksel ya da duygusal anlamda ebeveynlerinin ihtiyaçlarını karşılayan, onları destekleyen ve zaman zaman yetişkin rolünü üstlenen bireyler haline gelirler. “Annemin annesi oldum” ifadesi, aslında birçok insanın yaşadığı ancak çoğu zaman farkında olmadığı bu süreci anlatmaktadır. Özellikle ekonomik zorluklar, hastalıklar, boşanma, aile içi çatışmalar veya ebeveynlerin psikolojik yükleri nedeniyle çocuklar, erken yaşta olgunlaşmak zorunda kalabilmektedir. Kendi ihtiyaçlarını geri planda bırakan bu çocuklar, kardeşlerinin bakımını üstlenebilir, ev işlerini yönetebilir ya da anne ve babalarının duygusal destekçisi haline gelebilirler.
Psikoloji alanında parentifikasyon iki şekilde ele alınmaktadır. Bunlardan ilki araçsal ebeveynleşmedir. Bu durumda çocuk, ev işleri, kardeş bakımı veya maddi sorumluluklar gibi somut görevleri üstlenir. İkinci tür ise duygusal ebeveynleşmedir. Bu durumda çocuk, ebeveyninin sırdaşı, destekçisi veya teselli kaynağı haline gelir. Özellikle duygusal ebeveynleşme, bireyin ruh sağlığı üzerinde daha derin etkiler bırakabilmektedir. Çünkü çocuk, kendi duygularını ifade etmek yerine sürekli başkalarının duygusal ihtiyaçlarına odaklanmayı öğrenmektedir.
Ebeveynleşme süreci bireye bazı olumlu özellikler de kazandırabilir. Sorumluluk sahibi olmak, empati becerisinin gelişmesi, dayanıklılık ve problem çözme yeteneği bunlardan bazılarıdır. Ancak bu olumlu yönlerin yanında, bireyin psikolojik yükü de göz ardı edilmemelidir. Çocukluğunu tam anlamıyla yaşayamayan bireyler, yetişkinlik döneminde suçluluk duygusu, kaygı bozuklukları, tükenmişlik, sınır koymakta zorlanma ve sürekli başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyma gibi sorunlarla karşılaşabilmektedir. Bu kişiler, yardım istemekte zorlanırken güçlü görünme ihtiyacı hissedebilirler.
Toplumda fedakârlık çoğu zaman övgüyle karşılanmaktadır. Ancak bir çocuğun erken yaşta yetişkin sorumlulukları üstlenmesi, onun duygusal ihtiyaçlarının göz ardı edilmesine neden olabilir. Çocuğun görevi ebeveynini büyütmek değil, sağlıklı bir gelişim süreci içerisinde büyümektir. Sevgi ve sorumluluk arasındaki denge bozulduğunda, çocuk kendi kimliğini ve ihtiyaçlarını ikinci plana atabilir.
Ebeveynleşme yaşayan bireylerin yetişkinlik dönemindeki ilişkileri de bu durumdan etkilenebilmektedir. Bu kişiler, çoğu zaman çevrelerindeki insanların sorunlarını çözmekten kendilerini sorumlu hissederler. Arkadaşlık ilişkilerinde, romantik ilişkilerde veya iş hayatında sürekli fedakârlık yapan taraf olabilirler. Kendi ihtiyaçlarını dile getirmekte zorlanmaları, zamanla duygusal yorgunluğa ve tükenmişlik hissine neden olabilir. Bunun temel nedeni, çocukluk döneminde öğrendikleri “önce başkalarının ihtiyaçları gelir” düşüncesinin yetişkinlikte de devam etmesidir.
Uzmanlara göre ebeveynleşmenin etkileri fark edildiğinde ve gerekli psikolojik destek sağlandığında bireyler daha sağlıklı sınırlar oluşturmayı öğrenebilmektedir. Kişinin kendi ihtiyaçlarını tanıması, duygularını ifade etmesi ve gerektiğinde yardım istemesi bu süreçte önemli bir yer tutar. Çünkü ruh sağlığını korumak yalnızca başkalarına destek olmakla değil, kişinin kendisine de aynı özeni göstermesiyle mümkündür. Bu nedenle ebeveynleşme yaşayan bireylerin yaşadıkları deneyimlerin görünür hale gelmesi ve toplum tarafından anlaşılması büyük önem taşımaktadır.
Sonuç olarak “Annemin annesi oldum” cümlesi, yalnızca duygusal bir ifade değil, aynı zamanda psikolojik bir gerçeğin yansımasıdır. Ebeveynleşme yaşayan bireyler güçlü görünseler de onların da anlaşılmaya, desteklenmeye ve zaman zaman sadece çocuk olmaya ihtiyaçları vardır. Sağlıklı aile ilişkileri, her bireyin kendi rolünü koruyabildiği ve sevginin yük haline dönüşmediği bir denge üzerine kurulmalıdır. Çünkü çocuklar, ebeveynlerinin yükünü taşımak için değil, sevgi ve güven içerisinde büyümek için dünyaya gelirler.


