Perşembe, Haziran 18, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

EBEVEYNLİKTE GELECEK KAYGISI VE ÇOCUKLARIN ÇALINAN ÇOCUKLUĞU

Modern toplumun en belirgin illüzyonlarından biri, geleceğin bugünden feda edilerek inşa edilebileceğine olan sarsılmaz ve dogmatik inançtır. Bu inanç, özellikle çağdaş ebeveynlik pratiklerinde kendini yıkıcı bir hırs, bitmek bilmeyen bir rekabet ve yapısal bir kaygı sarmalı olarak somutlaştırır. Haziran ayı geldiğinde, evlerin havası adeta ağırlaşır; sınav salonlarının kapılarındaki gergin bekleyişler, test kitapçıklarının hışırtısı, deneme sınavı sonuçları ve puan hesaplama tablolarının o soğuk, ruhsuz rakamları, çocukluğun o kendine has, acelesiz ve keşif dolu ritmini tamamen gölgeler. Bir psikolojik danışman olarak sahada geçirdiğim yirmi yılı aşkın sürede, terapist koltuğunda ve okul koridorlarında gözlemlediğim en acı verici gerçek şudur: Çocuklarımızı geleceğe hazırlamak, onları belirsiz bir yarının risklerinden korumak adına, ellerindeki tek gerçek sermaye olan “bugünü yaşama” hakkını sinsice gasbediyoruz. Onları özgün birer “insan” olarak kabul edip varoluşlarına saygı duymak yerine, başarı odaklı sistemin sistemik birer “projesi” haline getiriyoruz.

Küresel Başarı Anlatıları ve “Proje Çocuklar”

Ebeveynlik, evrimsel ve psikolojik doğası gereği koruma, şefkat gösterme ve rehberlik etme içgüdülerini bünyesinde barındırır. Ancak günümüz modern dünyasında bu asil içgüdü, sistemin dayattığı neoliberal başarı anlatıları, toplumsal statü kaygıları ve dijital kapitalizmin getirdiği mükemmeliyetçilik baskısıyla zehirlenmiş durumdadır. Eğitim, artık bireyin entelektüel bir merak geliştirdiği, sanatsal veya bilimsel yönlerini keşfettiği bir içsel yolculuk olmaktan çıkmış; acımasız, mekanik ve küresel bir iş gücü piyasasında hayatta kalma mücadelesine dönüşmüştür. Hem Türkiye’deki kitlesel sınav maratonları hem de Birleşik Krallık’taki yoğun ve tabakalı rekabetçi eğitim ekosistemi, ebeveynlerde “eğer çocuğum en üst basamakta yer almazsa sistemin altında kalıp yok olacak” şeklinde özetlenebilecek kolektif bir panik dalgası yaratmaktadır. Bu panik, ebeveynleri çocuklarının hayatını milimetrik olarak planlayan, her saati standardize eden birer “proje yöneticisine” ya da literatürdeki adıyla “helikopter ebeveyne” dönüştürür (Clutterbuck ve ark., 2022). Sabah erken saatte piyano dersiyle başlayan, öğleden sonra matematik etüdüyle devam eden, akşam ise robotik kodlama atölyesiyle doldurulan bir çocukluk simülasyonu, dışarıdan bakıldığında “mükemmel bir gelecek yatırımı” gibi görünse de, çocuğun iç dünyasından bakıldığında derin bir ruhsal çölden farksızdır.

Yapılandırılmamış Zamanın Kaybı ve Performans Anksiyetesi

Bu kontrolcü ve aşırı yapılandırılmış ebeveynlik tarzının yarattığı psikolojik tahribat ve maliyet, kliniklerimize başvuran çocukların, ergenlerin ve genç yetişkinlerin gözlerindeki donuklukta açıkça okunabilmektedir. Çocukluk dönemi, nörolojik ve psikososyal gelişimin sağlıklı ilerleyebilmesi için mutlak surette yapılandırılmamış zamana, yani hiçbir amaca, hiçbir kazanca ve hiçbir performansa hizmet etmeyen o saf “boş vakte” ihtiyaç duyar. Bir çocuğun sadece gökyüzündeki bulutları izlediği, sokaktaki taşları anlamsızca dizdiği, ağaç dallarıyla oynadığı veya odasında canının sıkılmasına izin verildiği o durağan anlar; onun yaratıcılığının, içsel motivasyonunun, problem çözme yeteneğinin ve en nihayetinde Antoniou (2020) tarafından da vurgulandığı üzere, “öz-kendilik saygısının” harç gibi karıldığı anlardır. Oysa her anı bir başarı kriterine, bir karne notuna veya bir sertifikaya bağlanan çocuk, varoluşsal bir açmazın içine fırlatılır: “Ben sadece başarılı olduğumda, benden beklenen performans grafiklerini doldurduğumda sevilmeye, onaylanmaya ve bu ailede yer bulmaya layığım.” Bu hatalı içsel şema, çocukta erken yaşta kronik bir performans anksiyetesi ve derin bir yetersizlik duygusu inşa eder. Başarısızlık ihtimali, çocuk için sadece bir not veya puan kaybı değil; anne ve babanın sevgisini, dolayısıyla güvenli bağlanma zeminini tamamen kaybetme riskiyle eşdeğer bir varoluşsal tehdit haline gelir (Schiffrin ve ark., 2014). Sonuç ise kaçınılmaz olarak erken yaşta yaşanan ruhsal tükenmişlik, ergenlik depresyonları, somatik ağrılar ve nihayetinde derin bir kimlik yaralanmasıdır.

Kar Küreyici Ebeveynlik ve Ruhsal Dayanıklılığın Aşınması

Sosyolojik ve psikolojik literatür perspektifinden bakıldığında, bu trajik durum “çocukluğun metalaşması ve araçsallaştırılması” sürecinin somut bir yansımasıdır. Çocuklar, ne yazık ki ebeveynlerin kendi toplumsal statülerinin birer nişanesi, doymamış narsisistik hırslarının birer nesnesi veya geçmişte kendi gerçekleştiremedikleri ukdelerinin birer taşıyıcısı haline getirilmektedir. Birleşik Krallık’ta (UK) yürütülen güncel boylamsal çalışmalar, aşırı korumacı, her şeyi çocuk adına organize eden ve sürekli başarı talep eden ailelerde büyüyen çocukların, yetişkinliğe adım attıklarında öz-düzenleme (self-regulation) ve öz-yeterlilik (self-efficacy) becerilerinden ciddi şekilde yoksun kaldıklarını çarpıcı verilerle ortaya koymaktadır (Kouros ve ark., 2017). Çünkü hayatları boyunca kendi adlarına kararlar alan, önlerindeki her türlü engeli daha çocuk oraya varmadan temizleyen “kar küreyici” ebeveynlerle büyümüşlerdir. Kendi kararlarının sorumluluğunu alma kası hiç gelişmemiş, hata yapma, yanılma ve hayal kırıklığı yaşama lüksü elinden alınmış bu korunaklı gençler, üniversite hayatında ya da profesyonel iş dünyasındaki ilk ciddi krizde, ilk reddedilişte hızla duygusal olarak kırılmakta ve havlu atmaktadır. Ruhsal dayanıklılık (resilience) dediğimiz o hayati psikolojik mekanizma, steril, hatasız ve sürekli alkışlanan laboratuvar ortamlarında değil; yaşamın doğal akışı içinde düşerek, dizini kanatarak, başarısızlığı deneyimleyip o zorluğun içinden kendi ayakları üzerinde doğrulmayı öğrenerek gelişir. Çocuklarımızın dizlerinin kanamasına izin vermediğimizde, büyüdüklerinde ruhlarının paramparça olmasına zemin hazırlıyoruz.

Bir Çıkış Rampası: Yavaş Ebeveynlik ve Koşulsuz Kabul

Peki, bu kolektif girdaptan ve başarı çılgınlığından modern insanı ve geleceğimizin teminatı olan çocukları nasıl çıkaracağız? Çözüm, elbette ki eğitimi, akademik gelişimi veya geleceğe yönelik sağlıklı planlamaları tamamen reddetmek, rasyonaliteden uzaklaşmak değildir. Çözüm; ebeveynlik felsefesinde, okul sistemlerinde ve toplumsal başarı algısında radikal, şefkatli ve köklü bir paradigma değişimi yaratmaktır. Son yıllarda klinik psikoloji ve eğitim bilimleri çevrelerinde sıkça vurgulanan psikolojik minimalizm ve “yavaş ebeveynlik” (slow parenting) kavramları tam da bu tıkanma noktasında hayati bir kaçış rampası ve iyileşme reçetesi sunar (Honoré, 2008). Yavaş ebeveynlik, sanılanın aksine çocuğu tamamen başıboş bırakmak, onun gelişimini ihmal etmek ya da boşluğa terk etmek demek değildir. Aksine; çocuğun kendine has gelişimsel hızına saygı duymak, onun doğayla temas etmesine izin vermek, kendi özgün ilgi alanlarını dışarıdan bir zorlama olmadan, organik bir şekilde keşfetmesine güvenli bir alan açmak demektir. Bir ebeveynin, bir eğitimcinin ya da bir rehber uzmanın bir çocuğa bu hayatta verebileceği en büyük, en kalıcı ve en kutsal hediye; ona “Sen, ürettiğin sonuçlardan, aldığın test puanlarından, girdiğin okullardan ve kazandığın parlak madalyalardan tamamen bağımsız olarak; sadece sen olduğun için, bu dünyaya getirdiğin benzersiz varlığınla değerlisin” mesajını kelimelerle değil, davranışsal olarak hissettirebilmektir. Koşulsuz olumlu kabul, bir çocuğun ruhsal sağlığının, psikolojik bağışıklık sisteminin en güçlü ve en sarsılmaz yapı taşıdır (Rogers, 1957).

Gelecek Bugünün Mutsuzluğu Üzerine Kurulamaz

Haziran ayının bu yüksek gerilimli, kaygılı ve sınav odaklı atmosferinde; sınavların neticeleri, puan barajları veya okul kabul mektupları ne olursa olsun, çocuklarımızın tek bir kağıt parçasından, dijital bir ekrandaki sıralama rakamından çok daha derin, çok daha zengin ve çok daha karmaşık birer evren olduğunu hatırlamak ve hatırlatmak zorundayız. Onların uzak geleceğini garanti altına almak, onlara finansal olarak konforlu bir yarın inşa etmek adına; bugünün o geri getirilemez, telafi edilemez, saf, neşeli ve büyüleyici çocukluk anlarını feda etmek, insanlık adına yapılabilecek en büyük pedagojik yanılgılardan biridir. Parlak bir gelecek, bugünün mutsuzluğu, kaygısı ve ruhsal travmaları üzerine asla inşa edilemez. Çocuklarımızın yarın profesyonel hayatlarında parıldayan, yüksek unvanlar kazanan birer yetişkin olmalarını arzularken; bugün gözlerinin içindeki o masum, meraklı ve canlı ışığı kendi ellerimizle söndürmediğimizden emin olmak zorundayız. Çünkü günün sonunda, hayatta psikolojik olarak ayakta kalanlar sadece en çok net yapanlar değil; kim olduğunu bilen, sınırlarını tanıyan, kendini her haliyle sevebilen ve ruhsal bütünlüğünü koruyan çocuklar olacaktır. Unutmayalım ki, elinden alınmış, yaşanmamış bir çocukluğun yarattığı derin boşluk ve yas, yetişkinlikte hiçbir prestijli üniversite diplomasıyla, hiçbir lüks makam koltuğuyla doldurulamaz. Çocuğun geleceğine yapılacak en büyük, en gerçek ve en hakiki yatırım; onun bugünkü çocukluğunu özenle korumak ve o masumiyete saygı duymakla başlar.

Şükran Başak Ceyhan
Şükran Başak Ceyhan
Şükran Başak Ceyhan, eğitimci-yazardır. Rehber öğretmen ve eğitim yöneticisi pozisyonlarında 24 yıl hizmet vermiştir. Devlet okullarına gönüllü destek vermiştir. Lisans ve yüksek lisansını sosyoloji ve eğitim bilimleri olarak tamamlamıştır. Ebeveyn ve gençlere yönelik iki kitabı yayınlanmıştır. Ebeveyn, ergen, firma danışmanlığı yapmaya devam etmektedir. Aile içi iletişim, iletişim becerileri, öğrenme, kaygı, işbirliği, protokol, nezaket- görgü kuralları alanlarında çalışmaktadır. Kurumsalda psikolojik danışman olarak çalışmaktadır. TRT ve birçok medyada sıklıkla uzman konuk olarak yer almakta, basında yazıları çıkmaktadır. “Geleceğimizi sağlam temeller üzerine inşa edebilmek, hayattaki görevlerimizi layıkıyla tamamlayıp dünyaya faydalı olmak üzere hepimiz birbirimizden sorumluyuz” fikrini ilke edinmiştir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar