Yaz gelince hepimizin içinde benzer bir hareket başlıyor değil mi? Şehirden uzaklaşmak istiyoruz. Deniz görmek, toprağa basmak, biraz nefes almak istiyoruz. Hafta sonu planları doğaya doğru kayıyor. Sosyal medyada karşılaştığımız manzaralar bile hep aynı: ormanlar, göller, sahiller, gün batımları.
Diğer mevsimlerde aynı ağaçlardan geçip giderken hiç dikkatimizi vermiyoruz. Ama haziran geldi mi, ansızın bir özlem başlıyor. İnsan, doğadan ne kadar uzaklaştırılırsa kendisinden de o kadar kopuyor. Hayatımızın büyük kısmı kapalı alanlarda geçiyor. Ekranlar, yapay ışıklar, bir şeyden bir şeye koşuşturma. Günler birbirine benzediğinde zamanın geçtiğini fark etmek zorlaşıyor.
Doğadaysa zaman başka akıyor.
Bir ağacın gölgesinde otururken ya da denizin kıyısında yürürken bir şey kanıtlamana gerek yok. Üretmene gerek yok. Hedefe ulaşmana gerek yok. Sadece orada varsın. O kadar. Ve bu basitlik biraz garip geliyor aslında. Çünkü kanıtlamadan, üretmeden, hedefe koşmadan var olmaya o kadar alışkın değiliz ki, ilk başta bu bize dinlenme gibi değil, neredeyse bir tehdit gibi gelebiliyor. Sanki bir şey yapmıyorsak orada gerçekten değilmişiz gibi.
Durduğunuz zaman sorular başlıyor.
İnsan gerçekten kendi hayatını seçiyor mu, yoksa farkında olmadan akıp gidiyor mu? Durduğunuzda bazı şeyler görünür hale geliyor. Uzun zamandır vermekten kaçtığınız kararlar. Heyecanlandırmayan ama devam etme alışkanlıkları. “Bir gün yaparım” diye erteledikleriniz… Yazın bu sessizlik bunları ortaya çıkartıyor.
Belki de asıl rahatsız edici olan bu. Çünkü çoğu zaman başkalarının bize çizdiği bir hayatın içinde, başkalarının onayladığı bir hızda yaşıyoruz. Kimin beklentisiydi bu tempo? Kimin fikriydi bu “başarı” tanımı? Doğada, o gürültü biraz susunca, aslında hangi seslerin kendimize ait olmadığını duymaya başlıyoruz.
Doğada çok zaman geçirince fark ederseniz doğa genelde bir şeye yetişmeye çabalamaz. Ağaç daha hızlı büyümeyi istemediği için, deniz daha çabuk akması gerektiğini düşünmediği için değil. Ama yine de her şey oluyor, yerli yerinde ilerliyor. İnsan ise yetişmeye çalışırken yaşamayı erteleyen tek canlı.
Belki yazın daveti biraz da burada.
Kendine biraz daha yaklaşmak. Ağacın altında otururken ya da denize bakarken şu soruyu sorabilmek: kurduğum hayat gerçekten benim hayatım mı? Bu soru rahatsız edici çünkü net bir cevabı yok. Ve belki de doğru soru budur, cevabı olmayan ama sormaktan vazgeçemediğimiz türden.
Belki bu sorunun cevabını bu yaz bulamazsın. Ama bazen iyi soruların peşine düşmek bile insanı başka bir yere taşımaya başlıyor. Belki değişen hiçbir şey olmayacak dışarıdan bakınca. Aynı işe döneceksin, aynı insanlarla konuşacaksın. Ama içeride bir şey kımıldamış olabilir. Küçük de olsa.
Belki de doğa bu yüzden hâlâ bize iyi geliyor. Çünkü orada hem dünyayı hem kendini daha net görebiliyorsun. Ve o netlik yeterli oluyor bazen, ne dersiniz?


