Narsisizm kavramının kökeni, psikoloji literatüründen çok daha eskiye, Yunan mitolojisine uzanır. Bu kavrama adını veren Narkissos, güzelliğiyle dikkat çeken ve kendisine ilgi duyanları reddeden genç bir avcıdır. Bir gün su kenarına geldiğinde, suyun yüzeyinde kendi yansımasını görür.
Narkissos, kendi yansımasını gördüğü anda büyülenir. Gözlerini sudan ayıramaz; çünkü karşısındaki görüntünün aslında kendisi olduğunu bilmeden ona derin bir aşkla bağlanır. Zamanla bu görüntüden kopamaz hâle gelir. Yemeden içmeden kesilir, giderek güçten düşer ve sonunda ulaşmak istediği bu görüntüye yaklaşmaya çalışırken suya düşerek yaşamını yitirir.
Efsaneye göre onu arayanlar, Narkissos’un bedeninin yerinde bir çiçek bulurlar: nergis. Böylece Narkissos’un adı hem çiçeğe hem de daha sonra psikolojide kullanılacak olan “narsisizm” kavramına dönüşür.
Nergis çiçeğinin bu hikâyedeki yeri özellikle dikkat çekicidir. Nergis, yüzyıllardır güzellik ve zarafetle ilişkilendirilen bir çiçektir; ancak aynı zamanda zehirli bileşikler de içerir. Bu yönüyle Narkissos mitinin sembolizmiyle çarpıcı bir paralellik taşır: Dışarıdan büyüleyici görünen bir şey, aşırıya vardığında yıkıcı hâle gelebilir. Narkissos’un hikâyesi de tam olarak bunu anlatır; güzelliğe duyulan hayranlığın, kişinin kendi benliğine kapanmasına ve sonunda kendisini tüketmesine dönüşmesini.
Narkissos’un kendi yansımasına duyduğu büyülenme, narsisizm denildiğinde bugün de akla ilk gelen görüntülerden biridir: kendisini herkesten üstün gören, sürekli kendisinden söz eden, ilgi odağı olmak isteyen biri. Fakat psikolojide narsisizm bundan daha karmaşık bir kavramdır. Narsisizm yalnızca “kendini çok beğenmek” değildir. Kişinin kendisini nasıl gördüğü, kendi değerini nelere dayandırdığı, başkalarının gözündeki yerini ne kadar önemsediği ve bu benlik algısının tehdit edilmesine nasıl tepki verdiğiyle ilgilidir. Bir başka deyişle asıl soru yalnızca “Kendimi ne kadar seviyorum?” değil, aynı zamanda “Kendimi değerli hissedebilmek için neye ihtiyaç duyuyorum?” sorusudur.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Narsisizm tek başına tehlikeli ya da patolojik değildir. Aslında hepimizde belirli ölçüde narsistik eğilimler bulunur ve bunların bir kısmı sağlıklı psikolojik gelişimin doğal bir parçasıdır. Başarılarımızla gurur duymak, takdir edilmekten hoşlanmak, kendimizi önemli hissetmek, gerektiğinde kendi ihtiyaçlarımızı ön plana koymak ya da başkalarının bizi nasıl gördüğünü önemsemek bizi “narsist” yapmaz. Belirli ölçüde kendine yatırım yapabilmek, kişinin kendisini koruyabilmesi ve dünyada bir yer edinebilmesi açısından gereklidir.
Sorun, kişinin kendi değerini koruyabilmesinin giderek hayranlık görmek, üstün olmak, özel hissetmek ya da sürekli onay almak gibi dış kaynaklara bağımlı hâle gelmesiyle başlar.
Günlük hayatta “narsist” kelimesi ne kadar bencillik, egoizm ya da benmerkezcilikle eş anlamlıymış gibi kullanılsa da narsistik özellikler göstermek ile Narsisistik Kişilik Bozukluğu’na sahip olmak aynı şey değildir. Narsisistik Kişilik Bozukluğu’ndan söz edebilmek için bu özelliklerin geçici değil, kalıcı bir örüntü hâline gelmesi ve kişinin ilişkilerini, işlevselliğini ya da yaşamının farklı alanlarını belirgin biçimde etkilemesi gerekir.
Bu ayrım önemlidir; çünkü narsisizm bir çizgi üzerinde düşünülebilir. Bir ucunda sağlıklı kendilik değeri ve kendine yatırım, diğer ucunda ise kişinin ilişkilerini ve yaşamını zorlaştırabilecek daha katı narsistik örüntüler bulunur.
Sağlıklı öz saygıya sahip bir kişi kendisini değerli görebilir, başarılarıyla gurur duyabilir ve takdir edilmekten hoşlanabilir. Ancak aynı zamanda kusurlarını kabul edebilir, eleştirildiğinde tamamen dağılmaz ve başkasının başarısını kendi değerine yönelik bir tehdit olarak görmek zorunda kalmaz.
Narsistik örüntülerde ise kişinin kendisiyle ilgili düşünceleri daha kırılgan olabilir. Kişi dışarıdan son derece özgüvenli, güçlü ya da üstün görünse bile bu görüntünün devam edebilmesi için başkalarının onayına, hayranlığına veya takdirine daha fazla ihtiyaç duyabilir. Çünkü öz değer hissi içsel bir kaynaktan değil, çevreden gelen onaydan güç alır.
Bu yüzden narsisizmi yalnızca “kendini fazla sevmek” olarak açıklamak yeterli değildir. Asıl mesele, kişinin kendi değerini neye dayandırdığı ve bu değer duygusu sarsıldığında nasıl tepki verdiğidir. Sağlıklı öz saygı daha içsel ve daha dengelidir; narsistik yapıda ise öz değer daha fazla dışarıdan beslenebilir. Başarılı olmak, özel görülmek, üstün hissetmek ya da çevreden hayranlık görmek yalnızca hoş bir deneyim olmaktan çıkıp kişinin kendisini değerli hissedebilmesi için bir ihtiyaç hâline gelebilir.
Dışarıdan gelen ilgiye duyulan bu bağımlılık nedeniyle narsisizmin görünmeyen yüzünde çoğu zaman kırılgan bir öz değer, utanç ve eleştiriye karşı yüksek hassasiyet bulunur. Dışarıdan bakıldığında büyüklenmeci, kendinden emin ya da kibirli görünen biri, aslında kendi değerini korumak için sürekli bir savunma hâlinde olabilir. Eleştirildiğinde öfkelenmek, karşı tarafı küçümsemek, hatayı başkasına yüklemek ya da ilişkiyi değersizleştirmek bu savunmaların bir parçası olabilir. Böylece kişinin kendi gözündeki üstün ya da güçlü görüntüsü korunmaya çalışılır.
Bu noktadan sonra ilişkiler de yalnızca yakınlık ve sevgi üzerinden değil, kişinin kendi benlik algısını koruma biçimi üzerinden şekillenmeye başlayabilir. Karşıdaki kişi, olduğu hâliyle sevilen bağımsız bir bireyden çok, kişinin kendisi hakkında görmek istediği görüntüyü yansıtan bir aynaya dönüşebilir. Onun güzelliği, başarısı, statüsü ya da hayranlığı kişinin kendi değerini yükselten bir unsur hâline gelebilir. Bu yüzden narsistik ilişkilerde bazen asıl mesele “Karşımdaki kim?” sorusundan çok, “Onun yanında ben kendimi nasıl görüyorum?” sorusudur.
Shakespeare’ın Julius Caesar oyununda Cassius, Brutus’a insanın kendi yüzünü doğrudan göremeyeceğini, kendisini ancak bir yansıma aracılığıyla görebileceğini söyler. Ardından ona bir “ayna” olacağını ve Brutus’un kendisinde henüz fark etmediği yönlerini göstereceğini belirtir. Bu ayna metaforu, narsisizmi anlamak için de oldukça güçlüdür. Çünkü narsistik örüntülerde kişi bazen karşısındaki insanı yalnızca olduğu kişi için değil, kendisine nasıl bir görüntü geri yansıttığı için de değerli bulabilir.
Narsistik örüntülerde bazen ilişkiler gerçek bir yakınlıktan çok, bireyin kendi değerini gördüğü bir “ayna” hâlindedir. Özellikle güzel, başarılı, güçlü, ulaşılması zor ya da sosyal olarak dikkat çekici biriyle birlikte olmak, kişinin kendi benlik algısını da besleyebilir. Bu durumda partnerin özellikleri zamanla kişinin kendi değerinin bir kanıtı gibi yaşanabilir: “Böyle biri beni seçtiyse, ben de özel olmalıyım.”
Bu ilişkilerde bazen sevilen şey karşıdaki insanın kendisi değil, onun temsil ettiği anlam olabilir. Partnerin güzelliği, başarısı, çevresi, gücü ya da ulaşılmazlığı, kişinin kendi eksik hissettiği taraflarını örten bir parçaya dönüşebilir. Böylece ilişki, iki kişinin birbirini görmesinden çok, bir kişinin diğerinde görmek istediği benliği seyretmesine dönüşmeye başlar.
Scarface filmindeki Tony Montana ve Elvira ilişkisi buna çarpıcı bir örnek olarak düşünülebilir. Elvira, Tony için yalnızca arzuladığı bir kadın değildir; aynı zamanda ulaşmak istediği hayatın, gücün ve statünün bir simgesidir. Tony’nin Elvira’ya duyduğu ilgi, onun temsil ettiği dünyaya duyduğu hayranlıktan bağımsız değildir. Elvira’yı elde etmek, bir bakıma Tony’nin olmak istediği kişiye biraz daha yaklaşması anlamına gelir.
Narsistik ilişkilerde de benzer bir idealizasyon görülebilir. Kişi karşısındakini olduğundan daha kusursuz, daha özel ya da daha değerli görebilir; fakat bazen bu hayranlığın merkezinde partnerin kendisinden çok, onun kişiye nasıl hissettirdiği vardır. Partner, kişinin görmek istediği benliği yansıttığı sürece yüceltilir. Fakat bu yansıma bozulduğunda, hayranlığın yerini hayal kırıklığı ve değersizleştirme alabilir.
Tam da bu noktada Narkissos’un hikâyesine yeniden dönebiliriz. Narkissos’un suya bakarken gördüğü şey bir başkası değil, kendi yansımasıydı. Narsisizmin ilişkilerdeki en çarpıcı taraflarından biri de burada saklıdır: İnsan bazen karşısındaki kişiye değil, onun gözlerinde gördüğü kendi yansımasına bağlanabilir. O yansıma değiştiğinde ise geriye şu soru kalır: Sevilen gerçekten karşımızdaki insan mıydı, yoksa onun bize gösterdiği “biz” mi?
Kaynakça
- Krizan, Z., & Herlache, A. D. (2018). The narcissism spectrum model: A synthetic view of narcissistic personality. Personality and Social Psychology Review, 22(1), 3–31.
- American Psychiatric Association. (2022). DSM-5-TR.
- Neff, K. D. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity. Ovidius. Metamorfozlar. Shakespeare, W. Julius Caesar.
- De Palma, B. (Yönetmen). (1983). Scarface.


