Travmatik yaşantılar, kişinin yalnızca olay anındaki duygu ve düşüncelerini değil; güvenlik algısını, kendisine ve çevresine ilişkin inançlarını, ilişkilerini ve geleceğe yönelik beklentilerini de etkileyebilir. Travma denildiğinde akla çoğunlukla Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) gelse de travmatik yaşantıların psikolojik sonuçları yalnızca TSSB ile sınırlı değildir. Travmanın ardından bazı kişilerde yoğun kaygı ve kaçınma davranışları ön plana çıkarken, bazı kişilerde çökkünlük, isteksizlik, umutsuzluk ve sosyal geri çekilme görülebilir. Anksiyete ve depresif belirtilerin bir arada görülmesi de mümkündür.
Bununla birlikte travmatik bir olay yaşamak, kişinin mutlaka psikolojik bir bozukluk geliştireceği anlamına gelmez. İnsanların travmaya verdikleri tepkiler birbirinden farklıdır. Travmanın niteliği, süresi ve tekrarlayıcı olup olmadığı; kişinin gelişimsel dönemi, önceki yaşam deneyimleri, psikolojik dayanıklılığı, başa çıkma biçimleri ve sosyal destek kaynakları bu süreçte etkili olabilir. Dolayısıyla klinik değerlendirmede yalnızca “Kişi ne yaşadı?” sorusu değil, “Yaşadığı olay kişinin bugününü nasıl etkiliyor?” sorusu da önemlidir.
Travma ve Anksiyete: Tehlike Geçtiği Halde Alarm Neden Devam Eder?
Kaygı, organizmanın tehlikeyi fark etmesine ve kendisini korumaya hazırlanmasına yardımcı olan doğal bir tepkidir. Travmatik bir deneyim sırasında beynin tehdit sistemleri yoğun biçimde devreye girer. Sorun, gerçek tehlike sona erdikten sonra kişinin tehdit algısının yüksek düzeyde devam etmesiyle ortaya çıkabilir. Daha önce sıradan kabul edilen bazı uyaranlar travmatik deneyimi hatırlatan işaretler haline gelebilir.
Bu durumda kişi sürekli kötü bir şey olacakmış gibi hissedebilir; çevresini kontrol etme, kolay irkilme, huzursuzluk, kas gerginliği, çarpıntı, nefes darlığı, uyku ve konsantrasyon güçlükleri yaşayabilir. Zihinsel düzeyde ise “Ya tekrar olursa?”, “Güvende değilim” veya “Kontrolü kaybedebilirim” gibi düşünceler belirginleşebilir.
Kaçınma da bu sürecin sürmesinde önemli bir rol oynayabilir. Kişi kaygısını azaltmak için travmayı hatırlatan yerlerden, kişilerden veya etkinliklerden uzaklaşabilir. Kaçınmak kısa vadede rahatlama sağlasa da uzun vadede kişinin korktuğu durumun her zaman tehlikeli olmadığını deneyimlemesini engelleyebilir. Böylece kaygı döngüsü devam edebilir.
Ancak travma sonrasında yaşanan her kaygının ayrı bir anksiyete bozukluğu anlamına gelmediğinin altını çizmek gerekir. Belirtilerin niteliği, ne kadar sürdüğü ve kişinin sosyal, mesleki ve günlük işlevselliğini ne ölçüde etkilediği klinik değerlendirmede birlikte ele alınmalıdır.
Travma ve Depresyon: Korkunun Yanında Kayıp ve Çaresizlik
Travmatik deneyimler yalnızca korku yaratmaz. Kişinin güvenlik duygusu, ilişkileri, yaşamına ilişkin varsayımları veya geleceğe yönelik beklentileri de zarar görebilir. Bu nedenle travma sonrasında depresif belirtiler ortaya çıkabilir.
Depresif tabloda sürekli üzgün veya çökkün hissetmenin yanında daha önce keyif veren etkinliklere ilginin azalması, enerji kaybı, sosyal geri çekilme, uyku ve iştah değişiklikleri, konsantrasyon güçlüğü, değersizlik ve umutsuzluk görülebilir. Bazı kişilerde travmatik olayla ilişkili yoğun suçluluk düşünceleri de gelişebilir. “Bunu engellemeliydim”, “Daha farklı davransaydım bunlar olmazdı” gibi geriye dönük değerlendirmeler, kişinin gerçekte sahip olmadığı bir sorumluluğu kendisine yüklemesine neden olabilir.
Travma sonrasında kişinin dünyaya ilişkin temel varsayımlarının değişmesi de depresif belirtilerin anlaşılmasında önemlidir. “İnsanlara güvenebilirim” veya “Geleceğim üzerinde etkili olabilirim” gibi düşüncelerin yerini “Kimseye güvenemem”, “Hiçbir şeyi değiştiremiyorum” veya “Bundan sonra hiçbir şey düzelmeyecek” gibi katı ve genellenmiş inançlar alabilir. Böyle bir bilişsel değişim, kişinin davranışsal olarak geri çekilmesine ve yaşamındaki olumlu deneyimlerin azalmasına katkıda bulunabilir.
Anksiyete ve Depresyon Neden Birlikte Görülebilir?
Travmanın ardından kaygı ve depresyon birbirinden tamamen bağımsız süreçler şeklinde ilerlemek zorunda değildir. Kişi bir yandan gelecekte yeniden zarar görmekten korkarken, diğer yandan geleceğin artık iyi olmayacağına inanabilir. Birinde tehlike beklentisi, diğerinde kayıp ve umutsuzluk daha belirgin olsa da bu iki süreç birbirini besleyebilir.
Örneğin yoğun kaygı nedeniyle kişinin sosyal ortamlardan ve günlük etkinliklerden giderek uzaklaşması, yaşamındaki ödüllendirici deneyimleri azaltabilir. Bu durum zaman içinde yalnızlık, isteksizlik ve çökkünlüğün artmasına katkıda bulunabilir. Benzer şekilde depresif geri çekilme de kişinin kaygısıyla yüzleşebileceği ve güven duygusunu yeniden geliştirebileceği deneyimleri azaltabilir.
Bu nedenle travma öyküsü bulunan bir kişiyi yalnızca tek bir belirti veya tanı üzerinden değerlendirmek yerine, belirtilerin birbirleriyle nasıl etkileşime girdiğini anlamak önemlidir.
Aynı Travma Neden Herkeste Aynı Sonucu Doğurmaz?
Travmanın ruhsal etkisini yalnızca olayın şiddeti belirlemez. Olayın tekrarlayıcı olması, kişinin olay sırasında algıladığı yaşam tehdidi, kontrol kaybı, önceki travmatik deneyimler, mevcut psikolojik güçlükler ve olay sonrasında alınan sosyal destek gibi birçok değişken psikolojik sonuçları etkileyebilir.
Bu nedenle travma ile psikolojik bozukluklar arasında basit bir “travma yaşandı, hastalık gelişti” ilişkisi kurmak bilimsel açıdan yeterli değildir. Travmatik yaşantılar bazı psikolojik bozuklukların ortaya çıkma riskini artırabilir; ancak aynı olayın ardından bir kişide belirgin psikolojik güçlükler gelişirken başka bir kişide klinik düzeyde bir bozukluk ortaya çıkmayabilir.
Tedavi Sürecinde Amaç Travmayı Unutturmak Değildir
Travma sonrasında gelişen anksiyete ve depresif belirtilerin tedavisi, kişinin belirtilerine, ihtiyaçlarına ve klinik değerlendirmesine göre planlanmalıdır. Psikoterapide travmatik deneyimin kişide oluşturduğu anlamlar, tehdit algıları, kaçınma davranışları, suçluluk ve çaresizlik düşünceleri ile günlük yaşamda ortaya çıkan işlev kayıpları üzerinde çalışılabilir.
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) temelli yaklaşımlar; kişinin travma sonrasında geliştirdiği işlevsel olmayan düşünceleri fark etmesine, kaçınma döngülerini anlamasına ve daha işlevsel başa çıkma yolları geliştirmesine yardımcı olabilir. Travma odaklı psikoterapiler ve uygun vakalarda EMDR gibi yaklaşımlar da travmatik anıların işlenmesi ve travmayla ilişkili belirtilerin azaltılmasında kullanılabilmektedir. Depresif belirtilerde davranışsal etkinliğin yeniden artırılması, kişinin sosyal yaşam ve günlük rutinlerle yeniden bağlantı kurması da tedavinin önemli parçalarından biri olabilir.
Belirtilerin şiddetli olduğu, kişinin günlük işlevselliğinin belirgin biçimde bozulduğu veya psikiyatrik değerlendirme gerektiren durumlarda psikoterapiye ek olarak psikiyatri desteği ve ilaç tedavisi de gündeme gelebilir. Tedavinin biçimi tanıdan çok kişinin bireysel ihtiyaçları ve klinik tablosu dikkate alınarak belirlenmelidir.
Travmanın Ardından
Travmatik bir olay geçmişte gerçekleşmiş olsa da kişinin tehlike algısı, kendisine ilişkin düşünceleri ve geleceğe yönelik beklentileri olayın etkisini bugüne taşıyabilir. Bir kişide kaygı ve sürekli tehdit beklentisi ön plana çıkarken, başka bir kişide kayıp, umutsuzluk ve geri çekilme daha belirgin olabilir. Bazı kişilerde ise bu belirtiler birlikte görülebilir.
Bu nedenle travmayı anlamak, yalnızca yaşanan olayı bilmek değildir. Klinik açıdan asıl mesele, geçmişte yaşanan bir deneyimin kişinin bugün nasıl düşündüğünü, hissettiğini ve davrandığını anlamaktır.
İyileşme ise yaşananları silmek ya da unutmak anlamına gelmez. Amaç, geçmişin hatırlanabilir olmaya devam ederken bugünü yönetme gücünün giderek azalmasıdır.

