Aniden patlayan o keskin flaş ışığı, doğru açıyla bulunmuş pozlar… Bugün sosyal medyada her birimiz, kendi hayatlarımızın hem başrol oyuncusuyuz hem de yönetmeniyiz. Profil sayfalarımız adeta bir dergiye konulacak kadar titizlikle oluşturulmuş bir mesaj veriyor: ”Beni, benim sana gösterdiğim kadarıyla gör.” Peki, bu süslediğimiz dijital vitrinler gerçek benliğimizin yansıması mı, yoksa sadece dış göze sunduğumuz estetik birer maske mi?
Sosyal psikolojinin penceresinden bakacak olursak, bu durumun aslında çok güçlü bir bilimsel temeli olduğunu görebiliriz. Sosyolog Erving Goffman, sosyal medya henüz bulunmamışken, günlük yaşamımızı ve buradaki etkileşimlerimizi bir tiyatro sahnesine benzetmişti. Goffman’a göre yaşam; insanların maskelerini takıp rollerini sergilediği bir ”ön bölge” (sahne) ile maskelerini çıkarıp sadece kendileriyle baş başa kaldıkları bir ”arka bölge”den (kulis) oluşur. Bakıldığında bu, tam da günümüzde içinde bulunduğumuz dijital mecra; bizim modern dünyadaki birer ön bölgemiz, yani vitrinimiz.
Bir oyuncu için sahne nedir? Şöyle diyebiliriz ki, karakterinin maskesini kuşanıp ”öteki” olduğu, sınırları belli olan yarattığı bir güvenli alandır. Oyuncu, bir şeyi çok iyi bilir ki, perde kapanınca kulise gidecek, makyajını ve kıyafetini değiştirip kendi gerçekliğine dönecektir. Ancak dijital mecralarda ve bu çağda insanlar için kulis ve sahne arasındaki o ince çizgi tehlikeli bir şekilde belirsizleşti. Artık sadece gidip izlediğimiz tiyatro salonlarında bir sahne görmüyoruz; sosyal medyanın 7/24 patlayan flaşları arasında sürekli bir ”rol yapma”, bir ”sahnede” olma halindeyiz. Estetik bir kare yakalamak için harcanan zaman, doğru açı ve ışık için verilen efor; o kusursuz ”sahnede olma halini” ve ”izlenimi” yönetebilmek uğruna gerçekliğimizi, bazen sadece odalarımızdaki dağınık, esnek, kırılgan yani filtresiz halimizi kaçırıyoruz. Gerçekten nasıl görünmek istediğimizi düşünüyor muyuz?
Vitrine koyduğumuz güzellik ve estetik vizyon, şüphesiz ki hepimizin birer yaratıcılık biçimidir; insanın içindeki sanatı ifade etme şeklidir. Fakat tehlike, bu vitrine çok kapılıp illüzyonun içinde kaybolmak. Perdenin arkasını kaçırmak… Unutmamak gerekir ki, başkalarının gözündeki yansımamızdan ibaret olan ”ayna benlik”, bizi ancak bir süre tatmin edebilir. Bu noktada içimizdeki gerçek benliğimizi gölgede bırakarak asıl ışığı kaçırmadan yaşayabilmek, en saf hâlimizi kucaklayabilmek en önemli meselemiz. Çünkü günün sonunda, o sahne ışıkları elbet söner ve insan en çok kendi kulisinde, kendi penceresindeki o sessiz gerçeklikte huzur bulur.
İlk köşe yazımı bitirirken, size kendinize samimi bir şekilde şu soruyu sormanızı istiyorum: Kendi hayatımızın başrol sahnesinde alkış toplamak uğruna, kulisimizdeki o en gerçek, filtresiz dağınık insanı ne kadar ihmal ediyoruz? Ona aslında nasıl iyi gelebiliriz? Evet, vitrindeki yani dijital hesaplarımızdaki profillerimizde oluşturulan gönderiler bizi dış dünyaya tanıtır; ama bizi asıl tatmin edecek olan kendi gerçekliğimizi kucaklayabilme cesaretidir. Bugün hep birlikte bu yazıyı okuduktan sonra başrolü olduğumuz bu sahneyi nasıl gerçekliğimizle icra edebiliriz, bunu düşünelim.
Gelecek yazılarda buluşmak dileğiyle… Teşekkürler.


