Pazar, Temmuz 12, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Ödünç Alınmış Hayatlar: Kurtarıcı Erkek Çocukların Yetişkinlikteki İlişki Dinamikleri

Her şey, o evin oturma odasındaki sessizlikle başlar. Yan yana oturan ama aralarında kilometrelerce duygusal mesafe olan bir kadın ve bir erkek… Kadın, evliliğin içinde sesini duyurmaya, fark edilmeye, sevilmeye çalışmış ama her defasında o görünmez duvara çarpıp geri dönmüştür. İçinde biriken devasa bir yalnızlık, hayal kırıklığı ve en insani ihtiyacımız olan “görülme” arzusu vardır. Sahnede eşe ait olan o sandalye boş kalmıştır. Ve kadın, farkında bile olmadan, o boş sandalyeye bakarken gözlerini evin içinde koşturan ya da odasında oyun oynayan erkek çocuğuna çevirir.

İşte aile sistemlerinde sıklıkla gördüğümüz, o ilk bakışta “fedakar ve sevgi dolu bir anne-oğul ilişkisi” gibi duran ama aslında küçük bir çocuğun omuzlarına dünyaları yükleyen o görünmez rol değişimi bu anlarda filizlenir. Çocuk, daha ne olduğunu bile anlamadan kendi çocukluğundan feragat eder ve bir başkasının hikayesinde, “ödünç alınmış bir hayatı” yaşamaya başlar.

Sevginin Maskesi: “Beni Dünyada Bir Tek Sen Anlıyorsun”

Psikolojide, eşler arasındaki çatışmaya ya da duygusal boşluğa üçüncü bir kişinin (genellikle bir çocuğun) dahil edilmesine üçgenleşme (triangulation) diyoruz. Eğer bu durum, annenin eşinden alamadığını hissettiği sevgiyi, ilgiyi ve duygusal ortaklığı erkek çocuğundan talep etmesi boyutuna varırsa, literatürde daha sarsıcı bir kavramla karşılaşırız: Duygusal Ensest (Emotional Incest). Elbette burada fiziksel bir ihlal yoktur; buradaki ihlal tamamen duygusal sınırların parçalanmasıdır.

Günlük hayatta bu durum karşımıza çok “masum” sahnelerle, psikolojide ebeveynleştirme dediğimiz süreçlerle çıkar:

  • Anne, eşine kızgındır ve bunu gidip oğluna anlatır: “Baban bizi hiç anlamıyor oğlum, neyse ki sen varsın.”
  • Evle ilgili bir karar alınacaktır, babaya danışılmaz ama küçük oğula sorulur: “Evin reisi sensin, sen ne dersen o.”

Çocuk, annesinin gözündeki o hüznü gördükçe kendini annesini mutlu etmekle görevli bir kahraman ilan eder. Anne, oğluna o kadar özel, o kadar biricik ve yoğun bir ilgi gösterir ki dışarıdan bakanlar “Ne kadar birbirine bağlı bir aile” diyebilir. Oysa bu özel ilginin faturası çocuk için çok ağırdır: Çocuk; annesinin duygusal partneri, yani bir nevi “küçük kocası” olmuştur.

Gelişimsel Bir Engel: Çocukluktan Feragat Etmek

Bu dinamiğin içinde büyüyen bir çocuk, psikolojik gelişimini sağlıklı bir şekilde tamamlayamaz ve anneyle ayrışıp bireyleşme sürecini gerçekleştiremez. Çünkü bir çocuğun ana görevi dünyayı keşfetmek, hata yapmak, düşmek ve özgürleşmektir. Ama annesinin duygusal paratoneri olan bir çocuk sürekli tetiktedir. “Annem üzülür mü? Annemi yalnız bırakır mıyım? Ben gidersem anneme kim bakacak?” soruları, daha ilkokul yıllarında zihnine çakılır.

Annenin sunduğu o yoğun ve özel ilgi, aslında arkasında gizli bir kontrat barındırır: “Ben seni el üstünde tutuyorum, sen de benim yalnızlığımın ilacı olacaksın.” Çocuk bu kontratı imzalar çünkü hayatta kalması ve onaylanması o anne sevgisine bağlıdır. Ancak büyüdükçe bu sevgi bir güven kozası olmaktan çıkıp bir kafese dönüşür. Erkek çocuk, annesinin kurtarıcısı olma rolünü üstlenirken kendi hayatının iplerini tamamen teslim etmiştir.

Yetişkinlikteki Yansımaları: Hayatı Paylaşamayan Erkekler

Bu yükle büyüyen erkek çocuklar, yetişkin birer birey olduklarında, ikili ilişkilerinde ve evliliklerinde ciddi krizler yaşarlar. Hayatlarına romantik bir partner girdiğinde, içlerinde derin ve anlamlandıramadıkları bir suçluluk duygusu uyanır. Sevgilisine ya da eşine gösterdiği her ilgi, her güzel jest, arka planda annesine yapılmış bir “ihanet” gibi hissettirir. Daha da önemlisi anne de bu yeni kadını hayatındaki gizli bir rakip olarak görür. Oğlunun hayatındaki o tek ve biricik yerini, o duygusal partnerlik tahtını kaybetme korkusuyla gelinine ya da oğlunun sevgilisine karşı görünmez savaşlar başlatır. Sonuçta ortaya; evlense bile zihnen ve kalben hâlâ annesinin evinden taşınamamış, sınır çizemeyen, iki kadın arasında sıkışıp kalmış yetişkin erkekler ve bitmek bilmeyen ilişki krizleri çıkar.

Sonuç ve Terapötik Perspektif: Rollerin İadesi ve Bireyleşme

Bu makalenin temel amacı; hayatın getirdiği sistemik çaresizlikler ve kendi intrapsişik kırıklıklarıyla bu işlevsel olmayan döngüyü fark etmeden başlatan anneleri suçlamak değildir. Pek çok ebeveyn, bu süreci çocuğuna zarar verme kastıyla değil; nesne ilişkilerindeki derin sevgi açlığını yatıştırabilmek ve psikolojik iç dengeyi (homeostasislerini) koruyabilmek amacıyla, bilinçdışı bir mekanizmayla işletmektedir. Ancak, bu dinamiğin intrapsişik ve sistemik bir düzlemde fark edilmesi, terapötik sürecin, iyileşmenin ve özgürleşmenin ilk ve en kritik adımıdır.

Bir çocuğu gerçekten ve sağlıklı sevmek, ona yetişkin dünyasına ait olan ağır “ebeveynleştirme” yüklerini taşıtmak değil; onun sadece “çocuk” olmasına izin vermektir. Çocuğun birincil görevi hayatı keşfetmek, oynamak ve büyümektir; ebeveynin duygusal yüklerini taşımak değil. Bu doğrultuda annelerin, evliliklerindeki sorunların, içlerindeki yalnızlığın veya hayal kırıklıklarının faturasını çocuklara kesmeyi bırakması gerekir. Diğer bir deyişle, kendi mutsuzluğunu fark etmeden çocuğa yansıtmaktan (psikolojide projeksiyon denilen süreçten) vazgeçmek kritik bir adımdır. Eşten görülemeyen sevgi, ilgi ve duygusal destek bir yetişkin gibi kendi hayatında aranmalı; sosyal bağlar, dostluklar veya profesyonel bir psikolojik destek süreci vasıtasıyla bu duygusal boşluk regüle edilmelidir.

Kuşaklararası aktarımın ve bu sağlıksız bağlılığın kırılmasındaki en etkili terapötik müdahale, annenin kendi içsel yüklerini çocuğun sırtından almasıdır. Ebeveynin, çocuğuna şu ayrışma (diferansiyasyon) olgunluğuyla yaklaşabilmesi süreci şifalandırır: “Sen yalnızca benim çocuğumsun; benim mutsuzluğum veya yalnızlığım senin hayattaki görevin değildir.” Ancak bu sağlıklı rol iadesi ve sınırların yeniden yapılandırılması gerçekleştikten sonra, o çocuklar ödünç alınmış hayat senaryolarını yaşamayı bırakabilirler. Bu sayede, içlerindeki o derin suçluluk duygusundan özgürleşerek kendi kanatlarıyla kendi özgün gökyüzlerine uçabilir, yani psikolojik olarak tamamen bireyleşebilirler.

Psk. Merve Doğru
Psk. Merve Doğru
Lisans eğitimini Psikoloji alanında tamamlayan Merve Doğru; ergen ve yetişkin odaklı bireysel psikoterapi, akademik/kişisel gelişim danışmanlığı ve psikoloji temelli içerik üreticiliği alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir. Klinik pratiğinde danışanlarının ihtiyaçlarına yönelik bütüncül bir yaklaşım benimsemekte; Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), Psikodinamik Terapi, Duygu Odaklı Terapi ve Kısa Süreli Çözüm Odaklı Terapi ekollerinden faydalanmaktadır. Bireysel terapi süreçlerinin yanı sıra, öğrencilerin akademik başarı, motivasyon ve kariyer planlama süreçlerini desteklemek amacıyla profesyonel öğrenci koçluğu ve rehberlik hizmeti sunmaktadır. Psikoloji biliminin yalnızca klinik odasıyla sınırlı kalmaması gerektiğine, herkes için anlaşılır ve erişilebilir olması gerektiğine inanmaktadır. Bu vizyon doğrultusunda toplumsal fayda gözeten çeşitli gönüllü projelerde aktif rol almakta, dijital platformlarda podcast içerikleri üretmekte ve kaleme aldığı yazılarla psikoloji okuryazarlığını artırmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar