Pazar, Temmuz 12, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

İlişkilerde Yaşadığımız Her Şey Bugüne Mi Ait?

İlişkilerde yaşadığımız birçok duyguyu, içinde bulunduğumuz ilişkiyle açıklamaya çalışırız. Kırıldığımızda, kaygılandığımızda, uzaklaştığımızda ya da birine fazlasıyla bağlandığımızı hissettiğimizde, cevabı çoğu zaman bugünde ararız. Oysa terapi odasında sıkça karşılaştığımız bir durum vardır: Bugün yaşadığımız bazı duyguların kökleri, sandığımızdan daha eskiye uzanabilir.

Bir insanın ilişkilerde nasıl hissettiğini anlamaya çalışırken yalnızca bugünkü ilişkilerine bakmak çoğu zaman yeterli olmaz. Çünkü bağ kurma biçimimiz bir günde oluşmaz. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren bakım verenlerimizle kurduğumuz ilişkiler, kendimizle ve diğer insanlarla ilgili bazı temel inançların şekillenmesine katkı sağlar.

Çocuk için bağ yalnızca sevilmek değildir. Görülmek, duyulmak, ihtiyaç duyduğunda birinin yanında olduğunu hissedebilmek, duygularına yer açılması ve olduğu haliyle kabul görebilmektir. Bu nedenle çocuklukta yaşadığımız her olay değil, o olayların bizde bıraktığı anlam önemlidir.

Bazen yetişkinlikte yaşadığımız ilişki zorluklarını kişiliğimizin değişmez bir parçası sanırız. “Ben çok kıskancım”, “Ben kimseye güvenemem”, “Ben ilişkilerde hep fazla veririm” ya da “Ben biri bana yaklaştığında uzaklaşırım” deriz. Oysa bazı durumlarda bunlar bir kişilik özelliğinden çok, geçmişte geliştirdiğimiz korunma yolları olabilir.

Bağlanma kuramı, ilişkilerde tekrar eden bu örüntüleri anlamamıza yardımcı olan önemli yaklaşımlardan biridir. Erken dönem ilişkilerimiz, kendimiz ve diğer insanlarla ilgili bazı beklentiler geliştirmemize neden olabilir. Bazı insanlar ilişkilerde yakınlık kurmayı daha kolay deneyimlerken, bazıları terk edilme ihtimaline karşı daha hassas olabilir ya da duygusal olarak fazla yakınlaşmaktan kaçınabilir.

Örneğin, güvenli bağlanma örüntüsüne sahip kişiler hem yakınlık kurabilir hem de ihtiyaç duyduklarında destek isteyebilirler. Kaygılı bağlanma eğiliminde olan kişiler, zaman zaman ilişkilerde onaylanma ve güvende hissetme ihtiyacını daha yoğun yaşayabilirler. Kaçınan bağlanma eğiliminde olan kişiler içinse yakınlık istemelerine rağmen duygusal olarak mesafeyi korumak daha tanıdık gelebilir. Bu örüntülerin hiçbiri kişinin karakteri ya da kaderi değildir. Aksine, yaşam deneyimleri içerisinde şekillenmiş ilişki kurma biçimleridir.

Örneğin, çocukluk yıllarında duygularına yeterince alan açılmayan biri, yetişkinlikte ihtiyaçlarını ifade etmekte zorlanabilir. Sevginin zaman zaman ulaşıp zaman zaman ulaşmadığı bir ortamda büyüyen biri, ilişkilerde belirsizliğe karşı daha hassas hale gelebilir. Erken yaşta yük taşımak zorunda kalan biri ise yardım istemeyi değil, her şeyi tek başına halletmeyi öğrenebilir.

Bu noktada amaç, geçmişi suçlamak ya da yaşadığımız her şeyi çocukluğa bağlamak değildir. Amaç, bugünkü tepkilerimize biraz daha merakla bakabilmektir. Çünkü bazen ilişkilerde verdiğimiz tepki, yalnızca karşımızdaki kişiye değil; geçmişte yaşadığımız bir deneyimin bıraktığı izlere de verilmiş bir tepki olabilir.

Bu nedenle terapi sürecinde çoğu zaman “Neden böyle hissediyorum?” sorusundan önce başka bir soruya yaklaşırız: “Bu duygu bana ne anlatmaya çalışıyor?”

Çünkü insan, çoğu zaman kendini değiştirmeden önce kendini anlamaya ihtiyaç duyar. Ve bazen yıllardır kişiliğimizin bir parçası sandığımız bazı özelliklerin, aslında bir zamanlar bizi koruyan ilişki stratejileri olduğunu fark ederiz.

Belki de bu yüzden bağlanmayı yalnızca romantik ilişkiler üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Bağlanma; insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve dünyayla kurduğu ilişkinin temelini oluşturur. Yakınlık karşısında ne hissettiğimiz, ihtiyaç duyduğumuzda ne yaptığımız, sevilmeye ne kadar izin verebildiğimiz ve ilişkiler içinde kendimizi ne kadar güvende hissettiğimiz bu hikâyenin parçalarıdır.

Bazen değişim, yeni bir şey öğrenmekle değil, uzun zamandır taşıdığımız bir hikâyeyi yeniden anlamlandırmakla başlar. İlişkilerde tekrar eden döngülere dikkatle baktığımızda yalnızca karşımızdaki kişiyi değil, kendimizi de daha net görmeye başlarız. Çünkü bazı soruların cevabı bugünde saklı olsa da, o cevabın hikâyesi çok daha eski bir yerden geliyor olabilir.

Dilara Tok
Dilara Tok
Klinik Psikolog Dilara Tok, lisans eğitimini İstanbul Kültür Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde, yüksek lisans eğitimini ise Nişantaşı Üniversitesi Klinik Psikoloji programında tamamlamıştır. Yüksek lisans proje çalışmasını, 13–19 yaş arası kız ergenlerde yeme bozuklukları ve ebeveyn tutumları arasındaki ilişkinin incelenmesi üzerine gerçekleştirmiştir. Eğitim sürecinde çeşitli klinik ve hastanelerde gönüllü staj deneyimleri edinmiş; Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi AMATEM servisinde asistan psikolog olarak uzun süreli gönüllü çalışmalarda bulunmuştur. Bütüncül bir psikoterapi yaklaşımını benimseyen Dilara Tok; Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), Şema Terapi, Duygu Odaklı Terapi, Kısa Süreli Çözüm Odaklı Terapi, Ölüm ve Yas Terapisi, Sanat Terapisi ve Oyun Terapisi alanlarında eğitimlerini tamamlamıştır. Ayrıca çeşitli psikolojik değerlendirme testlerini uygulamaktadır. Psikodrama alanında grup çalışmalarına katılmış olup, bu alandaki eğitim ve grup süreçlerine aktif olarak devam etmektedir. Halihazırda çocuk, ergen ve yetişkinlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmekte; yüz yüze ve online danışmanlık hizmeti vermektedir. Çalışmalarını etik ve bilimsel ilkeler doğrultusunda sürdürmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar