Günümüzde her an ulaşabileceğimiz, iletişim kurabileceğimiz ve mesafeler fark etmeksizin görüşebileceğimiz birçok insan var. Fakat buna rağmen neden hâlâ kendimizi yalnız hissediyoruz? Çok kalabalığız ama bir o kadar da yalnızız. Anlatıyoruz, anlatıyoruz ama neden anlaşıldığımızı hissedemiyoruz? Hadi gelin, şimdi bunun üzerine konuşalım.
Aslında deneyimlediğimiz bu olguyu Cacioppo ve arkadaşları (2006) şu şekilde tanımlıyor: “Yalnızlık, bireyin arzu ettiği sosyal ilişkiler ile sahip olduğunu algıladığı sosyal ilişkiler arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanan psikolojik sıkıntıdır.” Bu tanım, yalnızlığın yalnızca fiziksel bir olgu olmadığını; asıl belirleyicinin bireyin ilişkilerine yüklediği öznel anlam olduğunu gösteriyor. Yani çevremizde çok fazla insan olabilir; ancak kurduğumuz ilişkilerde duygusal olarak bağlantı kuramıyor, anlaşılmadığımızı hissediyor ve ait olamıyorsak, yalnızlık duygusu kaçınılmaz hâle gelebiliyor.
Asıl belirleyici unsur, çevremizde çok sayıda ya da az sayıda insanın olması değildir. Önemli olan, kurduğumuz bağların anlamlı, güven verici ve güçlü olmasıdır. Çünkü insan, yalnızca iletişim kurmaya değil; anlaşılmaya, kabul görmeye ve aidiyet hissetmeye de ihtiyaç duyar.
Bu olguyu psikoloji literatüründe algılanan sosyal izolasyon kavramıyla açıklamak mümkündür. Ancak burada sıklıkla karıştırılan bir diğer kavram da sosyal izolasyondur. Kavramları incelediğimizde; sosyal izolasyon, bireyin sosyal etkileşimlerinin ve sosyal ağının nesnel olarak sınırlı olması durumunu ifade eder. Örneğin, tek başına yaşayan, ailesiyle veya arkadaşlarıyla çok az iletişim kuran bir birey sosyal olarak izole kabul edilebilir.
Buna karşılık, algılanan sosyal izolasyon, bireyin çok sayıda sosyal ilişkiye sahip olmasına rağmen bu ilişkileri duygusal açıdan yetersiz görmesi nedeniyle kendisini yalnız hissetmesini ifade eder. Dolayısıyla bireyin çevresindeki insan sayısı ile yalnızlık hissi arasında doğrusal bir ilişki bulunmamaktadır.
Sonuç olarak, algılanan sosyal izolasyon, modern yaşamın önemli psikososyal sorunlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Teknolojinin insanları birbirine yaklaştırdığı günümüzde, gerçek ve anlamlı bağlar kurmanın önemi daha da artmaktadır. Çünkü insan, yalnızca çevresindeki insanlarla değil; kendisini güvende, anlaşılmış ve ait hissettiği ilişkiler aracılığıyla psikolojik olarak güçlenmektedir.
Peki, algılanan sosyal izolasyon deneyimiyle baş etmek ve daha anlamlı sosyal bağlar kurabilmek için neler yapabiliriz? İlk olarak, ilişkilerimizin sayısından çok niteliğine odaklanabiliriz. Herkes tarafından tanınmak yerine, bizi gerçekten dinleyen ve anlayan birkaç kişiyle kurulan samimi ilişkiler ruh sağlığımız açısından çok daha koruyucudur.
Duygularımızı paylaşmaktan çekinmemek de oldukça önemlidir. Çoğu zaman insanlar bizi anlamıyor gibi hissederiz; ancak aslında kendimizi ifade etmekten kaçındığımız için anlaşılma fırsatı da yaratamayabiliriz. Bunun yanında, yüz yüze geçirilen kaliteli zamanları artırmak, sosyal medyada geçirilen süreyi bilinçli şekilde sınırlandırmak ve ortak ilgi alanlarına sahip olduğumuz sosyal gruplara katılmak aidiyet duygusunu güçlendirebilir.
Unutmamak gerekir ki yalnızlık, her zaman etrafımızda kimsenin olmaması anlamına gelmez. Bazen en kalabalık ortamların içinde bile kendimizi yapayalnız hissedebiliriz. Çünkü insanın en temel ihtiyaçlarından biri yalnızca konuşmak değil, anlaşıldığını hissedebilmektir.


