Neden aşık oluyoruz? Bu soru, yüzyıllardır hem filozofların hem de psikologların yanıtlamaya çalıştığı bir meseledir. Freud, Lacan ve Fromm’un görüşlerine birlikte baktığımızda ilginç bir sonuca ulaşırız: Belki de insan, yalnız kalmaktan değil, kendisiyle baş başa kalmaktan korktuğu için aşık olur. Aşk, yalnızca bir başkasına yönelen bir duygu değil, kişinin kendi eksiklikleri, arzuları ve varoluşsal kaygılarıyla kurduğu ilişkinin de bir yansımasıdır.
Freud’a göre, insan yaşamı eksiklik duygusuyla başlar. Bebek, anneyle kurduğu ilk ilişkide kendini bütün hisseder. Ancak zamanla annenin ayrı bir varlık olduğunu fark eder ve bu ilk bütünlük hali kaybolur. İnsan, hayatı boyunca bu kaybın izini taşır. Bu açıdan aşk, sevilen kişiden çok o kişide temsil edilen şeyi aramaktır. Aşık olduğumuz kişi, çoğu zaman çocuklukta hissettiğimiz güveni, kabulü, sevgiyi veya eksik kalan bir ihtiyacı hatırlatır. Freud için aşkın merkezinde “Bu kişi bana neyi geri verecek?” sorusu vardır. Bu nedenle aşk, bazen karşıdaki kişiyi olduğu gibi görmekten çok, onun üzerine kendi ihtiyaçlarımızı yansıtmak anlamına gelir. Yalnızlık korkusu da burada devreye girer; çünkü yalnız kaldığımızda bizi meşgul edecek bir ilişki kalmaz ve kişi, kendi eksiklikleriyle yüzleşmek zorunda kalır. Aşk, bazen bu yüzleşmeyi erteleyen bir savunma işlevi görebilir.
Lacan ise Freud’dan daha radikal bir noktaya gider. Onun ünlü sözlerinden biri “Aşk, sahip olmadığın bir şeyi, olmayan birine vermektir.” ifadesidir. İlk bakışta karmaşık görünse de anlatmak istediği şey şudur: İnsan hiçbir zaman tam değildir. Hepimiz bir eksiklik hissiyle yaşarız. Bir gün bizi tamamlayacak, tüm boşluklarımızı dolduracak birinin geleceğine inanırız. Ancak Lacan’a göre böyle biri yoktur. Aşık olduğumuzda aslında karşımızdaki kişiye “Sen benim eksikliğimi tamamlayacaksın.” deriz. Karşı taraf da aynı beklentiyle ilişkiye gelir. Fakat zaman geçtikçe herkes aynı gerçekle karşılaşır: Kimse kimsenin eksikliğini tamamen dolduramaz. Bu yüzden Lacan’a göre aşkın içinde kaçınılmaz bir hayal kırıklığı vardır. Yalnızlık korkusu burada farklı bir anlam kazanır; insan yalnız kalmaktan değil, kendi eksikliğini fark etmekten korkar. Bir ilişki içindeyken eksikliğimizi karşı tarafa yükleyebiliriz. Yalnız kaldığımızda ise o eksiklik yeniden görünür hale gelir. Bu nedenle bazı insanlar ayrılık sonrasında eski partnerlerini değil, onun temsil ettiği tamamlanmışlık hissini özlerler.
Fromm ise Freud ve Lacan’dan ayrılır. Freud ve Lacan, aşkın eksiklik yönüne vurgu yaparken, Fromm aşkı bir olgunluk meselesi olarak ele alır. Ona göre insanların temel problemi yalnızlık değil, ayrılık hissidir. İnsan, doğanın parçası olduğunu bilir ama aynı zamanda kendisinin de farkındadır. Bu durum, onda bir kopukluk ve yalnızlık duygusu yaratır. İnsan bu yalnızlığı aşmak için çeşitli yollar dener; güce yönelir, tüketime yönelir, kalabalıklara karışır ya da ilişkilere sığınır. Ancak Fromm’a göre gerçek aşk bunların hiçbiri değildir. Gerçek aşk, bakım vermeyi, sorumluluk almayı, saygıyı ve karşı tarafı olduğu gibi tanımayı içerir. Fromm’un en önemli iddialarından biri şudur: Yalnız kalamayan insan, sağlıklı biçimde sevemez. Çünkü yalnız kalamayan kişi sevgiyi paylaşım olarak değil, ihtiyaç giderme yöntemi olarak kullanır. Bu durumda kişi “Seni seviyorum.” demekten çok “Sana ihtiyacım var.” demektedir. Fromm için olgun aşkın formülü şöyledir: “Sana ihtiyacım olduğu için seni sevmiyorum; seni sevdiğim için sana ihtiyaç duyuyorum.”
Bu üç düşünürü bir araya getirdiğimizde aşkın yalnızca romantik bir duygu olmadığını görürüz. Freud’a göre kaybettiğimiz şeyi arıyoruz. Lacan’a göre eksikliğimizi kapatmaya çalışıyoruz. Fromm’a göre ise ayrılık hissini aşmaya ve başka bir insanla anlamlı bir bağ kurmaya çalışıyoruz. Peki, gerçekten yalnız kalmaktan mı korkuyoruz? Belki kısmen. Ancak daha derin bir düzeyde insan, çoğu zaman yalnızlıktan değil, yalnız kaldığında karşılaşacağı kendisinden korkar. Çünkü yalnızlık, dikkat dağıtıcı tüm ilişkiler ve meşguliyetler ortadan kalktığında insanı kendi eksiklikleriyle, arzularıyla, kaygılarıyla ve cevabını veremediği sorularıyla baş başa bırakır.
Bu nedenle aşk, bazen iki insanın buluşmasıdır. Bazen de kişinin kendi boşluğundan, kendi eksikliğinden ve kendi iç dünyasının ağırlığından bir süreliğine uzaklaşma girişimidir. Aşkın en paradoksal tarafı da burada ortaya çıkar. İnsan aşık olduğunda bir başkasını bulduğunu düşünür; oysa çoğu zaman bulmaya çalıştığı şey, kendi içinde eksik hissettiği parçadır.


