Salı, Mayıs 5, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

İyi Çocuk Olmanın Görünmeyen Yükü

Bazı çocuklar büyürken çok az ses çıkarır. Odadan içeri girip sessizce otururlar, söyleneni yaparlar, yetişkin tabiriyle kimseyi üzmezler, akıllı ve uslu çocuk olurlar. Dışarıdan bakıldığında bu hâl, ailelerin en çok aradığı şey gibi görünür: sakin bir çocuk, uyumlu bir çocuk, sorun çıkarmayan bir çocuk. Fakat insan ruhu, çoğu zaman dışarıdan görünenle içeride taşınan arasındakini saklar. En uslu çocukların içinde, çoğu zaman en erken öğrenilmiş yalnızlık duygusu, görülmeme ve duyulmama hissi taşınır.

İyi çocuk olmak, ilk bakışta bir övgü halidir. Aile büyükleri, öğretmenler, komşular ve akrabalar çocuğu överken iyi bir niyetle hareket ederler. Toplumdaki genel düşünceye göre, sesi az çıkan çocuk daha iyi çocuktur. Kurallara uyan, itiraz etmeyen, “yormayan” çocuk, yetişkinlerin hayatını kolaylaştırır. Ancak çocukluk, yetişkinlerin hayatını kolaylaştırmak için tasarlanmış bir alan değildir. Çocukluk; denemek, yanılmak, ağlamak, kızmak, karışmak, bazen dağılıp sonra yeniden toparlanmaktır. Toparlanması için de doğru desteği görmesi gerekir. Aileler bunu özellikle bilmeliler; çocuk yalnızca iyi davrandığında sevildiğini öğrenirse, zamanla kendi duygularını değil, çevresinin beklentisini yaşamaya başlar.

Zamansız Gelen Yetişkinlik

Böyle çocuklar çoğu kez erken büyür. Kimi evde anne-babanın duygusal yükünü taşır, kimi kardeşine bakar, kimi evdeki gerilimi azaltmak için kendi ihtiyacını geri çeker. Kimi, “annemi üzmeyeyim”, kimi “babam zaten çok yoruldu”, kimi de “ben sorun çıkarırsam ev daha da karışır” diye düşünerek sesini içine gömer. Bu, çoğu zaman açık bir zorbalıkla değil, daha sinsi bir aile diliyle olur. “Sen idare et.” “Sen akıllı çocuksun.” “Sen anlıyorsun.” “Sen büyüksün artık.” Bu cümleler görünüşte takdir cümleleridir; ama bazen çocuğa çocuk olma hakkını sessizce geri çeker.

İyi çocukların en büyük zorluğu, duygularını erken yaşta düzenlemek zorunda kalmalarıdır. Kızgın olduklarında bunu gösteremezler. Üzüldüklerinde hemen toparlanmaları beklenir. Kırıldıklarında, çoğu zaman kırıldıklarını bile tam anlayamazlar. Çünkü duygunun adı konulmadan bastırılması, insanın iç dünyasında bir tür sis yaratır. Çocuk, ne hissettiğini öğrenmeden önce, neyi göstermemesi gerektiğini öğrenir. Bu yüzden dışarıdan sakin görünen bazı çocuklar, içeride büyük bir gerginlik taşır. Mide ağrısı, baş ağrısı, iştahsızlık, uyku bozuklukları, içe kapanma ya da ani duygusal taşmalar bazen bu yükün fiziksel belirtileridir.

Bu durumun anlaşılmasını güçleştiren şeylerden biri de aile içi dayanışmanın çok kıymetli ama bazen sınırları belirsiz bir biçimde yaşanmasıdır. Sorumluluk paylaşımı sağlıklı olduğunda bu çocuğu güçlendirir. Fakat çocuk, yaşına uygun olmayan rolleri taşımaya başladığında, olgunlaşmak yerine yüklenmiş olur. Buradaki mesele, bir çocuğun yardım etmesi değil; yardım eden kişi gibi yaşamak zorunda bırakılmasıdır. Çocuk, evin duygusal düzenleyicisine dönüştüğünde, kendi gelişimi geri plana düşer. Bir süre sonra kendini hep başkalarını sakinleştirirken, kendini hiç sakinleştiremez hâlde bulur.

İşte o zaman iyi çocuk olmak, görünmeyen bir ağırlığa dönüşür. Bu ağırlık, yetişkinlikte de insanın omzundan inmediği için, kişi ilişkilerinde de aynı rolü sürdürür. Herkesi memnun etmeye çalışır. Hayır demekte zorlanır. Yardım istemeyi ayıp sayar. Birisi kırılır diye kendi sınırlarını çiğnemeyi olağan bulur. Sevilmek için çabalamayı, değerli olmak için yorulmayı öğrenmiştir. En büyük korkusu, birine yük olmaktır. Oysa insan, bazen tam da bu yüzden yük taşımaktan kendine yer açamaz.

Ruhun İhtiyacı, Temas

İyi çocuk rolü, çocuğa kısa vadede ödül verir. Takdir edilir, sakin bulunur, örnek gösterilir. Fakat çocuk ruhu ödülün değil, temasın dilini bilir. Bir çocuğun en çok ihtiyaç duyduğu şey, iyi görünmek değil, olduğu hâliyle anlaşılmaktır. Kızdığında da, ağladığında da, kapandığında da, şımarık davrandığında da sevileceğini bilmeye ihtiyaç duyar. Çünkü koşullu sevgi, çocuğun iç dünyasında sessiz bir pazarlığa dönüşür: “Güzel davranırsam kabul görürüm.” “Sorun çıkarmazsam sevilirim.” “Üzülmezsem kimse benden uzaklaşmaz.”

Bu pazarlık, çocukluğu daraltır. Çocuk kendini ifade etmek yerine kendini denetlemeye başlar. Yetişkinler buna olgunluk diyebilir; ama bu, çoğu zaman olgunluk değil, erken bir teslimiyettir. Ne yazık ki bazı çocuklar, çok erken yaşta başkalarının duygularını korumayı öğrenirken kendi duygularını korumayı öğrenemez. Sonra büyürler ve içlerinde anlayamadıkları bir yorgunluk taşırlar. Bu yorgunluk, sadece geçmişe ait değildir; ilişkilerde, işte, ailede, anne-baba olduklarında bile sürer.

Belki de sorulması gereken soru şudur: Bu çocuk neden bu kadar uslu? Çünkü her zaman usluluk, iyi huyluluk anlamına gelmez. Bazen usluluk, görünmez kalma isteğinden kaynaklanır. Bir tartışmadan kaçmanın yoludur. Bazen evin yükünü daha fazla hissetmemek için öğrenilmiş bir suskunluktur. Çocuk, anlaşılmadığını hissettiğinde uslanabilir; ama bu, iç huzurunun işareti değildir.

Görülmeyeni Görmek

Bir çocuğa verilebilecek en kıymetli şey, onu sadece davranışıyla değil, duygusuyla da görebilmektir. Sessizleştiğinde dikkat kesilmek, öfkelendiğinde korkmamak, ağladığında susturmaya çalışmamak, sürekli güçlü olmasını beklememek. Bunlar basit görünür ancak bir çocuğun ruhunda büyük yer açar. Çünkü onlar, kendisine duygularıyla birlikte yer açılan yerde büyür.

Bunun için çocuğu anlamak için söylediklerine değil, söyleyemediklerine bakmak gerekir. Gürültü her zaman dışarıda olmaz; bazı çocuklar en derin karmaşayı sessizlikte yaşar. Uslu oluşun ardında saklanan yorgunluğu, erken büyümenin bıraktığı izleri, kimseyi üzmemek için vazgeçilen küçük benlikleri fark edebilmekle asıl temas başlar. Görülmeyeni görmek, büyük çözümler üretmekten çok, çocuğun iç dünyasına yer açabilmektir.

Aynı şey yetişkinler için de geçerlidir. İçimizde hâlâ “iyi olmak zorunda hisseden” o çocuk, çoğu zaman fark edilmeden yaşamaya devam eder. Başkalarını kırmamak için kendini erteleyen, yük olmamak için susan, güçlü görünmek için yorulan yanımız… aslında görülmeyi bekler. Belki de büyümek, sadece sorumluluk almak değil; içimizdeki o sessiz çocuğu fark edip ona da yer açabilmektir. İnsan, kendini ilk kez gerçekten gördüğünde, başkalarına da daha sahici bir yer açmaya başlar. Ebeveynleşme, çocuğun kendi ihtiyaçlarından vazgeçip ebeveyninin fiziksel veya duygusal ihtiyaçlarını üstlenmesi durumudur.

Semanur Mirza
Semanur Mirza
Psikolog Semanur Mirza, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi İngilizce Psikoloji bölümünü Onur derecesiyle tamamlamıştır. Klinik psikoloji alanındaki uzmanlığına devam ederken insanların iç dünyalarını duyma, görme ve anlamlandırma çabasıyla besleyen dingin ve derin bir yaklaşımla sürdürmektedir. Mesleki duruşunun merkezinde, insanın yaradılıştan getirdiği yetenekleriyle büyüme gücünün yan yana var olabileceğine duyduğu inanç yer alır. Bu nedenle çalışmalarında bilimsel bilgiyi temel alsa da, insan deneyimini yalnızca kavramlarla değil; sezgi, empati ve ruhun ritmini gözlemleyen bir hassasiyetle ele alır. Yazılarında ise psikolojiyi yüksek bir yerden değil, insanın kendi kalbine en yakın yerden anlatmayı amaçlar. Her metninde, okurun içsel dünyasına sessizce dokunan, olup biteni adlandıran ve kendi içinde bir nefes aralığı açan bir anlatım dili tercih eder. İnanır ki; insan kendini anlamaya yöneldikçe hayat da ona yavaşça açılır. İşte bu yüzden, yazdıklarının ve çalışmalarının tek bir niyeti vardır: insanın kendi iç sesine yeniden yaklaşmasına eşlik edebilmek.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar