Perşembe, Temmuz 16, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Hikâye Farklı, Döngü Aynı

Bir arkadaşınızın hayat hikâyesini üçüncü kez dinlediğinizi düşünün. İsimler değişiyor, şehirler değişiyor, bazen meslekler bile değişiyor. Buna rağmen hikâyenin iskeleti tuhaf bir biçimde aynı kalıyor. Yine “Başlarda her şey çok güzeldi.” diye başlıyor, yine bir noktada sessizlik büyüyor, yine “Keşke daha erken fark etseydim.” cümlesiyle son buluyor. Bir süre sonra ister istemez şu soruyu sormaya başlıyorsunuz: Nasıl oluyor da farklı insanlar, aynı hikâyeyi yaşatabiliyor?

Daha da ilginci, bir gün aynı soruyu kendinize yönelttiğinizi fark ediyorsunuz: “Nasıl oluyor da ben de farklı insanlarla hep aynı döngünün içinde buluyorum kendimi?” Bu sorunun cevabını çoğu zaman dışarıda ararız. Yanlış insanları seçtiğimizi, şansımızın doğru zamanda doğru şekilde gitmediğini ya da sürekli aynı karakterde insanlarla karşılaştığımızı düşünürüz. Oysa mesele, hayatımıza giren insanların birbirine benzemesi olmayabilir. Asıl soru şudur: Neden kendimizi hep benzer özelliklere sahip insanlara yönelirken buluyoruz?

Çünkü tekrar eden çoğu zaman insanlar değil, onların bizde uyandırdığı duygulardır. Bir ilişkide sizi en çok yoran dinamik, farklı bir yüzle yeniden karşınıza çıkabilir. Duygusal olarak mesafeli insanlara ilgi duymak, sevgisini göstermekte zorlanan kişileri çekici bulmak ya da kendinizi sürekli sevgiye layık olduğunuzu kanıtlamaya çalışırken yakalamak… Bunlar hayata her seferinde yeni bir isim getiriyor gibi görünse de, bizi onlara yönelten görünmez örüntü çoğu zaman aynıdır.

Peki, zihnimiz bunu neden yapıyor? İnsan beyni yalnızca içinde bulunduğu anı yaşayan bir organ değildir. Aynı zamanda sürekli geleceği tahmin etmeye çalışan bir sistemdir. Son yıllarda nörobilimde öne çıkan öngörücü beyin (predictive processing) yaklaşımına göre, çevremizde olup biteni anlamlandırırken geçmiş deneyimlerimizden oluşturduğumuz zihinsel modellerden yararlanırız. Bunun nedeni oldukça basittir: Belirsizlik beyin için maliyetlidir; tanıdık olan ise daha az zihinsel çaba gerektirir.

Bu yüzden yeni biriyle tanıştığımızda yalnızca karşımızdaki insanı değerlendirmeyiz; onun davranışlarını, daha önce deneyimlediğimiz ilişki örüntüleriyle sessizce karşılaştırırız. Ses tonu, ilgisini gösterme biçimi, uzaklaşma şekli ya da çatışma anındaki tavrı… Bunların bazıları farkında bile olmadan geçmiş deneyimlerimizle eşleşir. İşte tam da bu nedenle, bize iyi gelmeyecek biri bile ilk anda “çok doğru kişi” gibi hissettirebilir. Çünkü tanıdık hissetmek ile güvenli hissetmek aynı şey değildir. Öngörülebilir olan, çoğu zaman bilinmeyenden daha az tehditkâr görünür. Bu yüzden huzurlu, istikrarlı bir ilişki ilk etapta heyecansız gelebilirken, iniş çıkışlarla dolu bir ilişki şaşırtıcı biçimde daha “tanıdık” hissettirebilir.

Halk arasında sıkça duyduğumuz “İlk görüşte elektrik aldım.” cümlesi bile bazen güçlü bir uyumu değil, zihnimizin daha önce defalarca karşılaştığı bir dinamiği tanımasını ifade ediyor olabilir.

Bu örüntüleri nereden öğreniyoruz? Cevap düşündüğümüzden çok daha eskiye uzanıyor. İlişkilere dair ilk bilgimizi romantik ilişkilerden değil, çocuklukta bakım veren kişilerle kurduğumuz bağlardan öğreniyoruz. Sevginin nasıl gösterildiğini, ilginin nasıl sürdürüldüğünü, tartışmaların nasıl sonlandığını ya da sessizliğin ne anlama geldiğini ilk olarak o ilişkiler içinde deneyimliyoruz. Zamanla bütün bu deneyimler, içimizde görünmez bir ilişki haritasına dönüşüyor.

Bağlanma kuramı da tam olarak bunu anlatıyor. Çocuklukta geliştirdiğimiz bağlanma örüntüleri, yetişkinlikte kurduğumuz ilişkileri fark etmeden şekillendirebiliyor. Sevgiye ulaşmak için sürekli çabalamak zorunda kalan biri, bunu zamanla ilişkinin doğal bir parçası sanmaya başlayabiliyor. Duygusal yakınlığın sık sık kesintiye uğradığı bir ortamda büyüyen biri içinse belirsizlik, huzurdan daha tanıdık gelebiliyor. İnsan bazen mutlu olduğu yere değil, yolunu ezbere bildiği yere gider. Tanıdık olan her zaman iyi gelen değildir; sadece nereye varacağını önceden bildiğimiz yerdir.

Sigmund Freud bu durumu tekrarlama zorlanımı (repetition compulsion) kavramıyla açıklamaya çalışmıştır. Freud’a göre insan zihni, çözülmeden kalan deneyimleri yalnızca hatırlamaz; onları farklı insanlar ve farklı koşullar altında yeniden yaşamaya da eğilim gösterir. İlk bakışta bu oldukça çelişkili görünür. Sonuçta kim aynı acıyı tekrar tekrar yaşamak ister? Ama tekrar edilen şey çoğu zaman acının kendisi değildir. Zihin, yarım kalmış bir hikâyeyi bu kez farklı bir sonla tamamlayabileceğine inanır. Sanki bilinçdışımız, geçmişte tamamlayamadığı bir sahneye yeniden dönüp bu kez sonunu değiştirmeye çalışıyordur.

Çocukken yeterince görülmediğini hisseden biri, yetişkinlikte de kendisini tam anlamıyla görmeyen insanlara çekilebilir. Sürekli eleştirilen biri ise bu kez eleştiren kişinin sevgisini kazanırsa, geçmişte eksik kalan parçanın da iyileşeceğine inanabilir. Ne var ki genelde değişen yalnızca isimler olur. Sahne aynı kalır.

Peki, bu döngüler bize zarar veriyorsa, neden onlardan uzaklaşmak bu kadar zor? Bunun nedenlerinden biri, bazı ilişkilerin sevgiyle değil, umutla sürdürülmesidir. Bir gün çok yakın davranan, ertesi gün tamamen uzaklaşan biri, zihni sürekli bir beklenti içinde tutar. İnsan çoğu zaman ilişkiye değil, ilişkinin bir gün düzeleceği ihtimaline tutunur. Davranışların öngörülemez olması, paradoksal olarak bağlılığı artırabilir; her küçük ilgi kırıntısı “Bu kez gerçekten değişiyor olabilir.” düşüncesini besler. Bu yüzden dışarıdan bakıldığında çok net görünen bir ilişkiyi içeriden bitirmek, sanıldığından çok daha zor olabilir. Çünkü bazen insanı ilişkide tutan şey sevgi değil, umuttur.

Sonuç olarak bütün bunlar, aynı hikâyeyi yaşamaya mahkûm olduğumuz anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır. Geçmiş deneyimlerimizden etkileniriz, ama onlara sonsuza dek bağlı kalmayız. Yaşam boyu devam eden nöroplastisite sayesinde zihnimiz yeni deneyimlerle öğrenmeye, eski örüntülerini yeniden düzenlemeye ve yeni ilişki haritaları kurmaya devam eder. Bu yüzden döngüyü kırmanın ilk adımı, hayatımıza yalnızca farklı insanlar almak değildir. Önce kendimize şu soruyu sormakla başlayabiliriz: Benim için sağlıklı bir ilişki gerçekten ne demek? Yıllarca sevgiyi belirsizlikle, yoğun duyguları tutkuyla ya da sürekli çabalamayı bağlılıkla özdeşleştirdiysek, güvenli bir ilişki ilk başta bize yabancı gelebilir. Hatta bazen içimizde “bir şeyler eksik” hissi bile yaratabilir. Oysa eksik olan sevgi değil, alışık olduğumuz iniş çıkışlardır.

Sağlıklı bir ilişki, sürekli bir sonraki mesajı tahmin etmeye çalıştığımız ya da sevgimizi her gün yeniden kanıtlamak zorunda hissettiğimiz bir yer değildir. Kendimizi olduğumuz gibi ifade edebildiğimiz, sınır koyabildiğimiz, hata yaptığımızda değersiz hissetmediğimiz ve belirsizlikten çok güvenin eşlik ettiği bir ilişkidir.

Güzel olan şu ki, zihnimiz bunu da öğrenebilir. Güvenli ilişkiler deneyimledikçe, ihtiyaçlarımızı dile getirdiğimizde reddedilmediğimizi gördükçe, sınır koymanın ilişkiyi bitirmediğini yaşadıkça yeni bir referans noktası oluşmaya başlar. Bir zamanlar yabancı gelen güven duygusu zamanla tanıdık hâle gelir; eskiden çekici gelen ama bizi yoran dinamikler ise yavaş yavaş etkisini kaybeder.

İyileşmek, geçmişi silmek değildir. Tanıdık olanla gerçekten iyi gelen arasındaki farkı öğrenmektir. Ve yeni bir hikâye, tam da o farkı gördüğünüz anda başlar.

Elif Tezer
Elif Tezer
Saint Michel Fransız Lisesi’nin ardından akademik hedeflerim doğrultusunda Strasbourg Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldum. Eğitim sürecimde farklı alanlarda staj yaparak teorik bilgilerimi uygulamaya dökme fırsatı buldum. İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Klinik Nöropsikoloji Laboratuvarı’nda Parkinson, Alzheimer, epilepsi ve afazi gibi nörolojik hastalıklara yönelik vaka gözlemleri gerçekleştirdim. Ayrıca Strasbourg’taki bir yaşlı bakım evinde uzun dönemli staj yaparak yaşlı bireylerle çalışma deneyimi edindim. Sosyal sorumluluk kapsamında Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı bünyesinde gönüllü faaliyetlerde bulundum. Üniversite yıllarında Bilişsel Davranışçı Terapi üzerine dersler alarak bu alandaki bilgimi geliştirdim. Psikolojiye olan ilgimin yanı sıra sanat ve sanat terapisine de büyük ilgi duyuyor, yaratıcılığın iyileştirici gücüne inanıyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar