Bir çocuğun kendisine kızdığını hiç gördünüz mü?
Oyuncağını düşürdüğü için “Ben çok beceriksizim.” diyen, resmi çizginin dışına taştığında kâğıdını buruşturup atan ya da yaptığı küçücük bir hatanın ardından “Ben zaten yapamıyorum.” diye vazgeçen bir çocuk… Böyle anlarda çoğumuz onun özgüveninin düşük olduğunu düşünürüz. Oysa belki de asıl sormamız gereken soru bambaşkadır: Dört yaşındaki bir çocuk, kendisi hakkında bu kadar ağır cümleler kurmayı ne zaman öğrendi?
Hiçbir çocuk dünyaya kendisini eleştirerek gelmez. Yeni yürümeye başlayan bir çocuk defalarca düşer ama yere her oturduğunda “Ben beceriksizim.” diye düşünmez. Boyası çizginin dışına taştığında resmini çöpe atmaz. Yeni öğrendiği bir kelimeyi yanlış söylediği için utanıp susmaz. Çünkü çocuk, kendisi hakkında kesin yargılarla doğmaz. Kim olduğunu, ne kadar değerli olduğunu ve hata yaptığında kendisine nasıl davranacağını zamanla öğrenir. Daha doğrusu, bunları ona kurulan ilişkilerin içinde öğrenir. Kendisini önce aynada değil, ona bakan gözlerde görür. Değerini önce kendi içinden değil, kendisine yönelen bakışlardan, seslerden ve tepkilerden anlamlandırmaya başlar.
İşte bu yüzden çocukluk yalnızca büyüdüğümüz dönem değildir. Aynı zamanda bir ömür boyunca kendimizle kuracağımız ilişkinin sessizce yazıldığı ilk taslaktır. Bir çocuğun iç sesi, sandığımız kadar kendisine ait değildir. Önce annesinin ses tonunu tanır. Babasının beklentisini hisseder. Öğretmeninin bakışını okur. Kendisine yöneltilen kelimeleri, mimikleri ve hatta sessizlikleri bile içine alır. Sonra gün gelir, bir zamanlar dışarıdan duyduğu o sesler, kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan kendi zihninde konuşmaya başlar.
Düşünün… Beş yaşındaki bir çocuk su bardağını düşürüyor ve bardak kırılıyor. O an yetişkinin vereceği tepki yalnızca yaşanan kazaya verilmiş bir tepki değildir. “Nasıl bu kadar dikkatsiz olabilirsin?” cümlesi yalnızca o güne ait değildir. Eğer benzer cümleler tekrar tekrar kuruluyorsa, çocuk bir süre sonra aynı hatayı yaptığında artık kimsenin ona bir şey söylemesine ihtiyaç duymaz. Çünkü o cümleyi kendi kendine söylemeyi öğrenmiştir. Aradan yıllar geçer. O çocuk yetişkin olur. Bir sabah kahvesini bilgisayarının üzerine döker ve ağzından düşünmeden şu söz dökülür: “Ben zaten çok dikkatsizim.” Oysa konuşan yalnızca bugünkü yetişkin değildir; yıllar önce öğrenilmiş bir ses, hâlâ onunla konuşmaya devam ediyordur.
İç ses tam da böyle büyür. Büyük konuşmalarla ya da unutulmaz olaylarla değil; gündelik hayatın içinde çoğu zaman fark edilmeyen yüzlerce küçük deneyimle… Çocuk yanlış yaptığında nasıl karşılandığını, ağladığında nasıl teselli edildiğini, korktuğunda nasıl sakinleştirildiğini, hata yaptığında yüzüne nasıl bakıldığını sessizce kaydeder. Çünkü çocuk için yetişkin yalnızca bakım veren kişi değildir; aynı zamanda kendisini nasıl değerlendireceğini öğreten ilk aynadır.
Çocuklar büyür; fakat kendileriyle konuşma biçimleri de onlarla birlikte büyümeye devam eder. Çocukken dışarıdan duydukları ses, zamanla kendi düşünceleri gibi hissettirmeye başlar.
Belki de en dikkat çekici olan şudur: Zaman geçtikçe insan, bu cümlelerin kendisine ait olmadığını unutmaya başlar. Çocukken dışarıdan duyduğu ses, yıllar içinde kendi düşüncesi gibi hissettirir. Artık onu eleştiren bir yetişkin yoktur; ama eleştiri devam eder. Çünkü o ses dışarıdan gelmeyi bırakmış, içeride yaşamaya başlamıştır.
İşte bu yüzden çocuklukta şekillenen iç ses, yalnızca nasıl hissedeceğimizi değil; nasıl karar vereceğimizi, ilişkilerimizi nasıl kuracağımızı ve kendimize hangi sınırları çizeceğimizi de etkileyebilir. Sürekli eleştirilen bir çocuk, hata yapmaktan korkan bir yetişkine dönüşebilir. Sevgiyi yalnızca başarılı olduğunda hisseden bir çocuk, yıllar sonra dinlenirken bile suçluluk duyabilir. Duyguları küçümsenen bir çocuk ise ihtiyaçlarını dile getirmekte zorlanabilir. Bazen bunların hiçbiri dışarıdan fark edilmez. İnsan başarılıdır, sorumluluk sahibidir, çevresi tarafından takdir edilir. Ama bütün bunların arasında kendisine karşı en acımasız kişi yine kendisidir.
Çünkü iç ses yalnızca kendimize söylediğimiz cümlelerden ibaret değildir. Kendimizi nasıl gördüğümüzü, neyi hak ettiğimizi düşündüğümüzü ve bir hata yaptığımızda kendimize nasıl davrandığımızı belirleyen görünmez bir rehber gibidir. Eğer o rehber yıllarca yalnızca eksikleri göstermeyi öğrendiyse, insan en büyük başarılarının ortasında bile kendisini yetersiz hissedebilir. Çünkü dikkati başarıya değil, kusura çevirmeye alışmıştır.
Bazen tek bir cümle bile yıllar boyunca farklı şekillerde yaşamaya devam eder. “Abartıyorsun.” sözü, zamanla “Ben çok hassasım.” düşüncesine dönüşebilir. “Biraz daha dikkatli ol.” cümlesi, yıllar sonra “Ne yaparsam yapayım yetmiyor.” hissini besleyebilir. “Kardeşin bunu daha güzel yapmış.” karşılaştırması ise insanın değerini hep başkalarının başarısında aramasına neden olabilir. Çocuk belki kelimeleri tek tek hatırlamaz; ama o kelimelerin içinde hissettirdiği duyguyu unutmaz. Ve çoğu zaman yetişkin olduğunda kendisiyle tam da o duygunun diliyle konuşur.
Bazen bu süreç çok daha küçük anlarda başlar.
Bir çocuk heyecanla yaptığı resmi ailesine göstermek için koşar. Resmi eline alan yetişkin birkaç saniye bakıp “Güzel olmuş.” der ve yeniden telefonuna döner. Belki o an kimse kırıcı bir söz söylememiştir. Ama çocuk, görülmenin nasıl hissettirdiğini de nasıl hissettirmediğini de öğrenmektedir. Bir süre sonra yaptığı güzel şeyleri göstermemeyi tercih edebilir. Çünkü paylaşmanın gerçekten görülmeye değip değmeyeceğini sorgulamaya başlamıştır.
Belki de bu yüzden bazı çocuklar daha ilkokul sıralarındayken yanlış cevap vermekten korkar. Bildiği hâlde parmak kaldırmaz. Resmini beğenmez. Yazısını defalarca siler. Bir hata yaptığında yaptığı yanlıştan çok kendisine öfkelenir. Biz bunu mükemmeliyetçilik, çekingenlik ya da özgüven eksikliği olarak görebiliriz. Oysa bazen bütün bunların arkasında çok daha sessiz bir süreç vardır: Çocuk, kendisiyle konuşmayı öğreniyordur.
Bütün bunları okurken birçok ebeveynin aklından aynı düşünce geçebilir: “Demek ki söylediğim her cümle çok önemli.” Evet, önemli. Ama bu, her zaman doğru kelimeleri seçmek ya da kusursuz bir ebeveyn olmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Çocuk gelişimi, tek bir cümleyle yön değiştiren kırılgan bir süreç değildir. Hepimiz zaman zaman yorulur, sabrımızı kaybeder ve sonradan keşke söylemeseydim dediğimiz sözler söyleyebiliriz. Asıl belirleyici olan, çocuğun tekrar tekrar nasıl bir ilişki deneyimlediğidir. Çünkü çocuk tek bir anıyı değil, o ilişkinin içinde en sık hissettiği duyguyu içselleştirir. Hata yaptığında aşağılanmak yerine anlaşılabildiğini, üzüldüğünde yalnız bırakılmak yerine yanında birinin kaldığını, yalnızca başarılı olduğunda değil, olduğu hâliyle de sevildiğini hissettikçe, zamanla kendisine de aynı anlayışla yaklaşmayı öğrenir.
Belki de bir çocuğa bırakabileceğimiz en değerli miras; kusursuz bir hayat değil, hata yaptığında bile kendisine şefkatle yaklaşabileceği bir iç sestir. Çünkü hayatın içinde biz her zaman yanında olamayacağız. İlk başarısızlığında, ilk kalp kırıklığında, ilk büyük hayal kırıklığında ya da ilk kez kendinden şüphe ettiğinde onun elini tutamayacağız. Ama o anlarda yanında yine biri olacak: Çocukluğu boyunca içinde büyüttüğü o ses.
İşte bu yüzden çocuklarla kurduğumuz her cümle yalnızca bugünü değil, henüz yaşanmamış yarınları da şekillendirir. Bugün söylediğimiz bir söz, yıllar sonra onun kendi çocuğuna kuracağı bir cümle olabilir. Ona gösterdiğimiz şefkat, bir gün kendisine göstereceği şefkatin dili hâline gelebilir. Çünkü çocuklar yalnızca davranışlarımızı değil; kendimize ve onlara nasıl davrandığımızı da miras alırlar.
Hiçbir çocuk kendine acımasız davranarak doğmaz. İnsan önce kendisine nasıl davranıldığını öğrenir; sonra bir ömür boyunca kendine öyle davranır. Bu yüzden bir çocuğa söylediğimiz her cümleyi, yalnızca o günü etkileyen bir söz gibi değil; yıllar sonra kendi kendine kuracağı ilk cümlelerden biri olabilecek bir miras gibi düşünmeliyiz…

