Bir çocuk sınavdan eve geldiğinde ona sorduğumuz ilk soru çoğu zaman aynıdır: “Kaç aldın?”
Ardından, çoğu zaman farkında bile olmadan ikinci soru gelir: “Arkadaşın kaç aldı?”
Yetişkin açısından oldukça sıradan görünen bu sorular, çocuk için yalnızca bir sınav sonucunu öğrenmek anlamına gelmeyebilir. Çünkü çocuk zamanla başarısını kendi gelişimi üzerinden değil, başkalarıyla arasındaki fark üzerinden değerlendirmeye başlayabilir.
“Başarılı mıyım?” sorusu, yavaş yavaş “Onun kadar başarılı mıyım?” sorusuna dönüşebilir.
Kıyaslamak, özellikle eğitim hayatında ebeveynlerin iyi niyetle başvurduğu yöntemlerden biridir. Çocuğu motive etmek, daha fazla çalışmasını sağlamak ya da sahip olduğu potansiyeli fark ettirmek amacıyla “Bak, arkadaşın çalıştı ve yüksek aldı.”, “Kardeşin senin yaşındayken çok daha başarılıydı.” gibi cümleler kurulabilir.
Fakat yetişkinin motivasyon olarak gördüğü bu yaklaşım, çocuğun dünyasında farklı bir anlama dönüşebilir.
Çocuk kendisini başkalarının üzerinden tanımlamaya başladığında
Çocukluk ve ergenlik döneminde benlik algısının gelişiminde çevreden gelen geri bildirimlerin önemli bir yeri vardır. Özellikle anne-babanın söyledikleri, çocuğun kendisiyle ilgili düşüncelerini şekillendirebilir.
Sürekli kıyaslanan bir çocuk, kendi gelişimini dünden bugüne değerlendirmek yerine çevresindeki insanların başarılarını ölçüt almaya başlayabilir.
“Geçen sınavdan daha iyi yaptım.” yerine “Arkadaşım benden yüksek aldı.”
“Bu konuyu artık daha iyi anlıyorum.” yerine “Ben neden onun kadar iyi değilim?”
Bir süre sonra başarı, çocuğun gözünde yalnızca akademik bir sonuç olmaktan çıkıp kendi değerinin göstergesine dönüşebilir.
Yüksek not aldığında kendisini yeterli hisseden çocuk, düşük not aldığında yalnızca bir derste zorlandığını değil, kendisinin başarısız olduğunu düşünebilir. Böylece bir sınav sonucu, çocuğun kendi kimliğiyle ilgili bir yargıya dönüşebilir.
Her çocuğun öğrenme hikâyesi farklıdır
Aynı sınıfta bulunan çocukların aynı hızda öğrenmesini beklemek ne kadar gerçekçidir?
Her çocuğun dikkat süresi, ilgi alanları, öğrenme biçimi, hazır bulunuşluk düzeyi ve güçlü olduğu alanlar birbirinden farklıdır. Bir çocuk matematikte hızlı ilerlerken başka bir çocuk sözel alanlarda daha başarılı olabilir. Bir başkası ise sanat, spor, yaratıcılık veya sosyal ilişkiler konusunda kendisini daha güçlü gösterebilir.
Üstelik akademik performansı yalnızca çalışma alışkanlığı belirlemez. Sınav kaygısı, özgüven, arkadaş ilişkileri, aile içindeki atmosfer, uyku düzeni ve çocuğun hata yapmaya yüklediği anlam da öğrenme sürecini etkileyebilir.
Bu nedenle iki çocuğu yalnızca aldıkları notlar üzerinden karşılaştırmak, onların farklı koşullarını ve bireysel özelliklerini görmezden gelmek anlamına gelebilir.
“Neden onun gibi değilsin?”
Kıyasın çocuk üzerindeki en güçlü etkilerinden biri, zamanla içselleştirilen mesajdır.
“Olduğun halin yeterli değil.”
“Daha başarılı olmalısın.”
“Değerli olmak için başkalarından daha iyi olmalısın.”
Bu düşünceler çocuğun zihninde açıkça kurulmasa bile tekrar eden kıyaslamalarla zaman içinde oluşabilir.
Özellikle ergenlik döneminde sosyal karşılaştırma zaten artarken, aileden gelen kıyaslayıcı dil çocuğun kendisini başkalarının hayatları ve başarıları üzerinden değerlendirmesini güçlendirebilir.
Böylece çocuk yalnızca başarılı olmayı değil, başkalarından daha başarılı olmayı öğrenebilir.
Bu ise öğrenmenin merak ve keşif boyutunu zayıflatabilir. Ders çalışmak gelişmek için değil, bir başkasını geçmek için yapılmaya başlanabilir. Başarı geldiğinde kısa süreli bir rahatlama yaşanırken, bir sonraki karşılaştırma yeni bir kaygıyı beraberinde getirebilir.
Kıyas kardeş ilişkilerini de değiştirebilir
“Abin senden daha düzenli.”
“Kardeşin derslerini hiç aksatmıyor.”
“Bak, o yapıyor; sen neden yapamıyorsun?”
Bu cümleler tekrarlandığında kardeşler arasındaki ilişki de zamanla rekabet üzerinden şekillenebilir. Çocuk, kardeşinin başarısını onun kişisel başarısı olarak görmek yerine kendi yetersizliğinin kanıtı gibi algılayabilir.
Aynı durum arkadaş ilişkileri için de geçerlidir. Arkadaşının başarısı ilham vermek yerine tehdit olarak algılanabilir.
Oysa çocukların birbirleriyle yarışmak yerine birbirlerinden öğrenebilecekleri bir ortam oluşturmak, hem akademik hem de sosyal gelişim açısından daha sağlıklı bir zemindir.
Peki kıyasın yerine ne koyabiliriz?
Kıyaslamanın yerine çocuğun kendi gelişimini takip etmesini sağlayan bir dil koyabiliriz.
“Arkadaşın kaç aldı?” yerine:
“Bu sınavda sen kendinle ilgili ne fark ettin?”
“Geçen sınava göre hangi konuda ilerledin?”
“En çok nerede zorlandın?”
“Bir dahaki sefere neyi farklı yapmak istersin?”
Bu sorular çocuğun dikkatini başkasının performansından kendi yolculuğuna çevirir.
Aynı şekilde yalnızca sonuca değil, sürece de dikkat etmek önemlidir. “Çok yüksek not aldın.” demenin yanında “Zorlandığın halde çalışmaya devam etmen çok kıymetli.” veya “Geçen sefer zorlandığın konuyu bu kez daha iyi yapmışsın.” demek, çocuğun kendi çabasını fark etmesine yardımcı olabilir.
Buradaki amaç başarısızlığı görmezden gelmek değildir. Çocuğun eksiklerini görmesine izin verirken, bu eksiklerin onun değerini belirlemediğini hissettirmektir.
Çünkü çocukların eğitim hayatında elbette hedeflere, sorumluluklara ve gerçekçi beklentilere ihtiyaçları vardır. Fakat çocuk, aldığı not ile kendi değeri arasında bir bağ kurmamalıdır.
Belki de ebeveyn olarak görevimiz, çocuğumuzu başkalarının önüne geçirmek değil; kendi yolunda ilerlerken yanında yürümektir.
Çünkü çocuk bugün aldığı notu zamanla unutabilir. Ancak sürekli yetersiz hissettirildiğinde içinde oluşan duyguyu uzun yıllar taşıyabilir.
Eğitim hayatının en önemli kazanımı, çocuğun herkesten daha iyi olması değil; kendi gelişimini fark edebilmesi, hata yaptığında yeniden deneyebilmesi ve değerinin aldığı nottan çok daha büyük olduğunu öğrenebilmesidir.
Her çocuk aynı hızda büyümez, aynı şekilde öğrenmez ve aynı yoldan ilerlemez. Önemli olan, çocuğa başkasının yolunu göstermek değil, kendi yolunu bulmasına eşlik etmektir.


