Suçluluk mu, Alışkanlık mı? Bir İlişkide Bizi Gerçekte Ne Tutuyor?
“Ve unutma… Ben de sadece bir kadınım; sevdiği adamın karşısında durup ondan kendisini sevmesini isteyen.”
Bazen bir ilişkiden neden ayrılamadığımızı açıklamak için ilk kullandığımız kelime “sevgi” olur. “Onu seviyorum.” deriz. Oysa insan ruhu her zaman bu kadar yalın değildir. Birinin yanında kalmak yalnızca sevgiyle ilgili olmayabilir. Suçluluk, alışkanlık, yalnız kalma korkusu, geçmişe duyulan özlem, verilen emeği kaybetmek istememe, toplumsal beklentiler ve hatta çocuklukta öğrendiğimiz ilişki biçimleri de bizi aynı yerde tutabilir.
Bu nedenle bazen soruyu değiştirmek gerekir:
“Onu hâlâ seviyor muyum?” yerine “Beni burada tutan gerçekten sevgi mi?”
Çünkü insan bazen sevdiği için değil, giderse kendisini suçlu hissedeceği için kalır. Bazen de mutlu olduğu için değil, mutsuzluğun bile artık tanıdık gelmesi nedeniyle ayrılamaz.
Suçluluk: “Ben Gidersem Ona Ne Olur?”
Suçluluk aslında insan ilişkileri açısından bütünüyle olumsuz bir duygu değildir. Başkasına zarar verdiğimizi fark ettiğimizde davranışlarımızı gözden geçirmemize yardımcı olabilir. Sorun, suçluluğun kişinin kendi sınırlarını sürekli ihlal etmesine neden olmaya başlamasıdır.
Bazı ilişkilerde kişi kendi ihtiyaçlarını düşünmeye başladığı anda rahatsız olur:
“Ben gidersem yalnız kalır.”
“Bunca yılın ardından onu bırakamam.”
“Şimdi ayrılırsam çok kötü biri olurum.”
“Onun bana ihtiyacı var.”
Bu düşünceler zamanla ilişkinin görünmez bağlarına dönüşebilir.
Kişi artık “Bu ilişki bana nasıl geliyor?” diye sormak yerine, sürekli karşısındaki insanın ne yaşayacağını düşünür. Böylece empati ile kendini feda etmek arasındaki sınır bulanıklaşır.
Oysa bir insanın duygularını önemsemek, o insanın bütün duygusal sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelmez.
Bir yetişkinin hayatını taşımaya çalışırken kendi hayatını ihmal etmek, sevginin doğal sonucu olmak zorunda değildir.
Alışkanlık: Tanıdık Olan Her Zaman Güvenli Değildir
İlişkiler yalnızca duygusal değil, aynı zamanda davranışsal alışkanlıklar oluşturur.
Sabah gelen mesaj, birlikte içilen kahve, hafta sonu planı, aynı ev, aynı arkadaş çevresi, aynı tartışmalar ve hatta aynı küslükler…
Yıllar geçtikçe hayatın birçok parçası diğer insanın varlığı etrafında örgütlenebilir. Böyle bir durumda ayrılık yalnızca bir insandan ayrılmak değildir; kişinin günlük hayatının bildiği düzenin de değişmesidir.
İşte burada önemli bir psikolojik ayrım ortaya çıkar:
Tanıdık olan ile iyi olan aynı şey değildir.
İnsan zihni belirsizliği her zaman kolay karşılamaz. Bazen bildiğimiz bir mutsuzluk, bilmediğimiz bir gelecekten daha yönetilebilir görünür.
Bu yüzden kişi:
“Mutlu muyum?” sorusundan önce,
“Onsuz ne yaparım?” diye düşünmeye başlayabilir.
Ve zamanla alışkanlığı sevgiyle karıştırabilir.
Psikodinamik Açıdan: Bugünkü İlişkide Dün de Vardır
Psikodinamik yaklaşım, bugünkü ilişkilerimizin yalnızca bugünden oluşmadığını hatırlatır. Çocuklukta bakım verenlerle kurulan ilişkiler; sevilmek, terk edilmek, onaylanmak ve değer görmek hakkındaki içsel beklentilerimizin oluşmasında rol oynayabilir.
Örneğin çocukken sevgiyi elde etmek için sürekli uyum sağlamak zorunda kaldığını hisseden biri, yetişkin ilişkilerinde de kendi ihtiyaçlarını geri plana atabilir.
Çocuklukta şu örtük mesajları öğrenmiş olabilir:
“Üzmezsem sevilirim.”
“İhtiyaç çıkarmamalıyım.”
“Ben güçlü olmalıyım.”
“Karşımdaki insanın mutluluğundan ben sorumluyum.”
Bu durumda yetişkinlikte sınır koymak yalnızca “hayır” demek değildir. Çok daha derinde, eski bir korkuyu harekete geçirebilir:
“Hayır dersem beni yine severler mi?”
İşte bu nedenle bazı insanlar için ayrılmak, uzaklaşmak veya sınır koymak beklenenden çok daha yoğun suçluluk yaratabilir.
Bugünkü partner gider; fakat kişinin içinde çok daha eski bir terk edilme, reddedilme ya da değersizlik hikâyesi canlanabilir.
Kurtarıcı Rolü: Sevmek mi, Kurtarmak mı?
Bazı ilişkilerde kişi kendisini partner olmaktan çok “kurtarıcı” konumunda bulabilir.
Karşı tarafın öfkesini sakinleştiren, sorunlarını çözen, sorumluluklarını üstlenen, hatalarını telafi eden ve sürekli onun adına düşünen kişi hâline gelebilir.
Başlangıçta bu davranışlar sevgi gibi hissedilebilir.
“Ben onun yanındayım.”
Fakat zaman içinde başka bir cümleye dönüşebilir:
“Ben olmazsam o ne yapar?”
Bu noktada ilişkinin dengesi değişir.
Bir taraf sürekli taşıyan, diğer taraf taşınan konumuna geldiğinde iki yetişkin arasındaki karşılıklılık zayıflayabilir. Daha önemlisi, sürekli kurtaran kişi kendi ihtiyaçlarını fark etmekte zorlanabilir.
Çünkü bütün dikkati karşı tarafın fırtınasındadır.
Birinin fırtınasında yanında olmak başka, o fırtınayı kendi hayatın hâline getirmek başkadır.
Toplum Kadına Ne Öğretiyor?
Suçluluk yalnızca bireysel psikolojiyle açıklanamaz. Sosyolojik boyutu da vardır.
Özellikle kadınlara tarihsel ve kültürel olarak bakım verme, ilişkiyi sürdürme, aileyi bir arada tutma, anlayış gösterme ve fedakârlık yapma rolleri yüklenebilmiştir.
Bir kadın ilişkisinde uzun süre sabrettiğinde “fedakâr” olarak tanımlanabilirken sınır koyduğunda “bencil” olmakla suçlanabilir.
Bu toplumsal mesajlar zamanla içselleşebilir.
Kadın artık dışarıdan biri söylemese bile kendi kendisine:
“Biraz daha sabretmeliyim.”
“Belki değişir.”
“Yuvayı ben ayakta tutmalıyım.”
“Onu bırakmak haksızlık olur.”
diyebilir.
Burada bireysel suçluluk ile toplumsal beklenti birbirine karışır.
Bu nedenle ilişkiler üzerine düşünürken yalnızca “Neden gitmiyor?” diye sormak yetersizdir.
Belki daha anlamlı soru şudur:
“Kalması gerektiğine dair ona yıllardır hangi hikâye anlatıldı?”
Verilen Emeği Kaybetme Korkusu
Uzun ilişkilerde başka bir güçlü düşünce daha vardır:
“Bunca yıl boşuna mıydı?”
İnsan geçmişte yaptığı yatırımlar nedeniyle gelecekte de aynı kararı sürdürmek isteyebilir. On yıl verilen emek, on birinci yılın da verilmesini haklı çıkarıyormuş gibi hissedilebilir.
Oysa geçmişte geçirilen zamanın değerli olup olmadığı ile bugünden sonra nasıl yaşamak istediğimiz farklı sorulardır.
Bir ilişkinin sona ermesi, yaşanan bütün güzel anları değersizleştirmez.
Aynı şekilde geçmişte çok emek vermiş olmak da gelecekte sonsuza kadar kalmayı zorunlu kılmaz.
Bazı hikâyeler hayatımızda önemli bir yere sahip olabilir ve yine de sona erebilir.
Peki Sevgi Nasıl Ayırt Edilir?
Sevgi için tek bir formül yoktur. Ancak sağlıklı ilişkilerde genellikle kişinin kendi benliğini bütünüyle kaybetmesi beklenmez.
Sevginin içinde yakınlık kadar bireysellik de bulunabilir.
İki insan birbirine bağlı olabilir ama birbirinin bütün hayatından sorumlu olmak zorunda değildir.
Bu nedenle kişi kendisine şu soruları sorabilir:
Onun yanında kendim olabiliyor muyum?
İhtiyaçlarımı söylediğimde suçlu mu hissediyorum?
Sınır koyduğumda sevgisinin azalacağından korkuyor muyum?
Bu ilişkide kalmayı seçiyor muyum, yoksa gitmekten mi korkuyorum?
Onu mu özlüyorum, yoksa birlikte kurduğumuz düzeni mi?
Ve belki en zor soru:
“Bugün onunla ilk kez tanışsaydım, yine bu ilişkiyi seçer miydim?”
Bu soruların amacı kişiyi ayrılmaya ya da kalmaya yönlendirmek değildir. Ama ilişkinin otomatikleşmiş taraflarını görünür kılabilir.
“Ben de Sadece Sevilmek İstiyorum”
Bazen yıllarca güçlü görünen bir insanın bütün hikâyesi tek bir cümlede ortaya çıkar:
“Ben de sadece sevilmek istiyorum.”
Belki sürekli anlayan olmaktan yorulmuştur.
Belki karşı tarafı değiştirmek için çok uğraşmıştır.
Belki bir gün “Benim ihtiyaçlarım nerede?” diye sorduğunda kendisini suçlu hissetmiştir.
Oysa sevilme ihtiyacı zayıflık değildir.
Sorun, sevilmek uğruna kendimizden ne kadar vazgeçtiğimizde başlayabilir.
Bir ilişkinin içinde olmak için sürekli kendi sesimizi kısmamız gerekiyorsa, yalnızca karşı tarafla değil, kendimizle kurduğumuz ilişkiye de bakmak gerekir.
Sınır Koymak Terk Etmek Değildir
Sınır kavramı çoğu zaman yanlış anlaşılır.
Sınır koymak:
“Artık seni önemsemiyorum.”
demek değildir.
Bazen tam tersine:
“Seni önemsiyorum ama kendimi de yok saymayacağım.”
diyebilmektir.
Empati, kendi yolumuzu terk etmek değildir.
Bir başkasının acısını görmek, o acıyı tamamen üzerimize almak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Ve bazen kişinin öğrenmesi gereken en önemli şey, başkasını kurtarmak değil, kendi sınırını koruyabilmektir.
Son Soru: Sevdiğin İçin mi Kalıyorsun?
İlişkilerde her kalış yanlış olmadığı gibi her ayrılık da doğru değildir. İnsan ilişkileri tek bir cümleyle açıklanamayacak kadar karmaşıktır.
Fakat kişinin kendisine dürüstçe sorabileceği güçlü bir soru vardır:
“Sevdiğim için mi kalıyorum, yoksa gidersem suçlu hissedeceğim için mi?”
Ardından ikinci soru gelebilir:
“Bu sevgi mi, yoksa artık alıştığım bir hayatı kaybetme korkusu mu?”
Belki cevap hemen gelmeyecektir.
Çünkü bazı cevaplar düşünerek değil, kişinin kendi davranışlarını ve tekrar eden ilişki örüntülerini fark etmesiyle belirginleşir.
Bazen mesele bir başkasını terk edip etmemek değildir.
Mesele, kendimizi ne zamandır terk ettiğimizi fark etmektir.
Sevmek; yanında olmak, emek vermek ve bağ kurmaktır. Fakat sağlıklı bir bağın içinde kişinin kendisine de yer kalmalıdır.
Çünkü bir insanın hayatındaki herkesi kurtarmaya çalışırken unutabileceği biri vardır:
Kendisi.
Ve belki bugün sorulması gereken en önemli soru tam da budur:
“Onu kaybetmekten bu kadar korkarken, kendimi ne zamandır kaybediyorum?
Kaynakça
- Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development. Basic Books.
- Giddens, A. (1992). The Transformation of Intimacy: Sexuality, Love and Eroticism in Modern Societies. Stanford University Press.
- Gilligan, C. (1982). In a Different Voice: Psychological Theory and Women’s Development. Harvard University Press.
- Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2016). Attachment in Adulthood: Structure, Dynamics, and Change (2nd ed.). Guilford Press.
- Neff, K. D. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101.
- Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner’s Guide. Guilford Press.


