Pazartesi, Ekim 19, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Düşen Yapraklar, Kalan Düşünceler

Sevgili nazik okuyucum,

Bazen ne yaparsak yapalım, insanların biz ne anlatırsak anlatalım bize inanmadığını; onların, bizim anlattıklarımızdan çok kendi bildiklerine ve inandıklarına tutunduklarını görürüz. Bir süre sonra da kendimizi enerjimiz tükenmiş halde buluruz.

İşte tam burada algı devreye girer.

Algı, en basit haliyle çevremizden gelen bilgileri duyularımız ve zihnimiz aracılığıyla anlamlandırma biçimimizdir. Aldığımız nefesi, oturduğumuz yerin yumuşaklığını ya da sertliğini, tenimize değen rüzgârı fark ederiz. Bütün bunlar bize bulunduğumuz anın ve bedenimizin gerçekliğini hissettirir.

Fakat algı yalnızca gördüğümüz, duyduğumuz ya da dokunduğumuz şeylerden ibaret değildir.

Bazen herkesin görmediği ama bizim gördüğümüze inandığımız durumlar, nesneler ve düşünceler vardır. İşte tam da burada zihnimizin bize sunduğu gerçeklikle dış dünyanın gerçekliği (delüzyon) birbirine karışabilir. Gözümüzü yalnızca gördüğümüz şeye değil, zihnimizin inanmak istediği şeye de çevirebiliriz. Örneğin;

“Beni kimse anlamıyor.”

“Ne söylersem söyleyeyim bana inanmayacaklar.”

“Ben zaten böyleyim.”

“Bundan sonra hiçbir şey düzelmeyecek.”

Bunların her biri bir düşüncedir. Fakat zihnimiz onları tekrar ettikçe düşüncelerimiz duygularımıza, duygularımız davranışlarımıza, davranışlarımız da hayatımızı algılama biçimimize dönüşmeye başlar. İşte buna “Kendini gerçekleştiren kehanet” diye adlandırdığımız duruma sebep olabiliyor. Bu durumda zihin tekrardan evet ben haklıydım diye kendisini üstün gösterebilir.

Diğer taraftan, kliniğe ilk aşamada gelen vakalarda en çok rastladığım durumlar arasındaki konu da buydu. “Neden sürekli düşünüyorum ve neden bu durumda ben sürekli haksızım?” gibi binlerce soru olurdu. Bazen de insanı yoran şey yaşadığı olayın kendisi değil, o olay hakkında zihninde kurduğu onlarca ihtimaldir. Nefesimizin daraldığını hissederiz. Bunalırız, kendimizi bir düşüncenin içinde sıkışmış buluruz ve çoğu zaman yardım aramaya başladığımız nokta da burasıdır.

“Ben neden anlaşılmıyorum?”

Belki de birçok insanın kendisini anlatmaya çalışırken aslında sorduğu ilk soru budur.

Sonra zaman geçer. İnsan kendisini, ilişkilerini, geçmişini ve verdiği tepkileri incelemeye başladıkça başka bir soruya ulaşabilir:

“Peki ben neden hâlâ burada duruyorum?”

Bence asıl farkındalık biraz da burada başlar.

Çünkü insanın iyileşmesi her zaman kendisini değiştirmesiyle başlamaz. Bazen önce kendisini neden bu kadar uzun süre aynı yerde tuttuğunu anlaması gerekir. Bunun için de düşüncelerimizle ilgili birkaç alıştırma yapılması önerilir. Klinik vakalarında özellikle BDT gibi yapılandırılmış testlerde, çoğu zaman düşüncelerimizi kontrol etmemiz (otomatik düşünce) gerektiği söylenir. Ben bu kelimeyi kullanmayı pek sevmiyorum. Çünkü duygularımızı her zaman kontrol edemediğimiz gibi düşüncelerimizi de her zaman kontrol edemeyebiliriz.

Aklımıza gelen her düşünceyi seçemeyiz.

Ama o düşünceyle ne yapacağımızı öğrenebiliriz.

Bir düşüncenin geldiğini fark etmek, onun doğru olduğunu kabul etmek değildir.

Bir duyguyu hissetmek, o duygunun bize verdiği mesajın mutlaka gerçek olduğu anlamına gelmez.

Öfkelenebiliriz ama öfkemiz haklı olduğumuzun kanıtı değildir.

Korkabiliriz ama korktuğumuz şey mutlaka gerçekleşecek değildir.

Kendimizi değersiz hissedebiliriz ama bu, değersiz olduğumuz anlamına gelmez.

Belki de düşüncelerimizi kontrol etmekten çok, onları yönetmeyi öğrenmemiz gerekir.

Aksine insan bazen kendisini korumak için kaçmaya başlar sonra. Fakat kaçtığımız şey her zaman bir insan, bir ilişki, bir şehir ya da bir olay değildir. Bazen kaçtığımız şey kendimizdir.

Kendimizden kaçtıkça zihnimizin içinde daha fazla gürültü oluşur. Söyleyemediklerimiz birikir. Bastırdıklarımız başka yerlerden çıkmaya başlar, kısacası hastalık gibi. Sonra çevremizi suçlamaya, çevremizde gördüğümüz her şeyi kendimize göre yorumlamaya ve karşımızdaki insanlarda kendi içimizde çözemediğimiz şeylerin izlerini aramaya başlarız.

Belki de bu yüzden bazı insanlar sürekli şikâyet eder. Çünkü bazen şikâyet ettiğimiz şey, dışarıda yaşananlardan çok içeride susturamadığımız düşüncelerdir.

İnsan kendisini açıklamaktan korktuğunda, anlaşılmamaktan korktuğunda ya da kendi duygularıyla yüzleşemediğinde, başkalarının onu anlamasını beklemek giderek daha yorucu bir hâle gelir.

Oysa bazen ihtiyacımız olan şey herkesin bizi anlaması değildir. Bazen ihtiyacımız olan şey, önce kendimizi anlamaktır.

Çünkü kendimizi anlamaya başladığımızda, başkalarının bizi yanlış anlaması eskisi kadar canımızı yakmayabilir.

Her insan bizim gördüğümüzü görmek zorunda değildir. Her insan bizim hissettiğimizi hissetmek zorunda değildir.

Ve belki de en zor kabul ettiğimiz gerçeklerden biri budur: Birinin bizi anlamaması, bizim anlattıklarımızın değersiz olduğu anlamına gelmez. Tıpkı zihnimizin bize anlattığı her hikâyenin gerçek olmadığı gibi.

Bazen insanın en çok kaybolduğu yer, kendi zihninin içidir. Zihnin sana anlattığı her hikâye, gerçeğin kendisi değildir.

Belki de kendimize sorabileceğimiz en önemli soru şudur:

“Ben şu anda gerçekten yaşadığım şeyi mi görüyorum, yoksa zihnimin bana anlattığı şeye mi inanıyorum?”

Çünkü bazen iyileşmek, cevabı bulmakla değil; hangi sorunun içinde kaybolduğumuzu fark etmekle başlar.

Selinay Sönmez
Selinay Sönmez
Ben Selinay Sönmez. 2024 yılında Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldum. Eğitimim boyunca psikolojinin temel alanlarına dair geniş bir perspektif edinmekle birlikte, özellikle nöropsikoloji alanına yoğun bir ilgi geliştirdim. İnsan beyninin işleyişi, zihinsel süreçlerle davranış arasındaki bağlantılar ve nörobilimsel araştırmalar, akademik merakımın merkezinde yer alıyor. Yazın hayatımda ise yalnızca tek bir alana bağlı kalmak yerine, psikolojinin farklı dallarını keşfetmeyi ve bu zenginliği okuyucularla buluşturmayı amaçlıyorum. Bu doğrultuda, her ay düzenli olarak klinik psikolojiden gelişim psikolojisine, sosyal psikolojiden bilişsel bilimlere uzanan geniş bir yelpazede içerikler kaleme almayı sürdürüyorum. Amacım, psikolojiyi yalnızca akademik çevreler için değil, geniş bir okuyucu kitlesi için erişilebilir, anlaşılır ve ilham verici kılmak.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar