Odysseus miti üzerinden travma, hiperuyanıklık, aşırı kontrol ve umudu keşfetmek.
Dalgaların Arasında Bir Adam
Yıllar süren bir savaş, sayısız fırtına, kayıplar, tanrılarla mücadele ve tamı tamına 20 yıllık bir yolculuk. Odysseus’un hikâyesi ilk bakışta böyle özetlenebilir. Ancak onun yolculuğu yalnızca bir kahramanın eve dönüş öyküsü değildir; aynı zamanda zorlu koşullar altında hayatta kalmaya çalışan bir zihnin hikayesidir. Yunan mitolojisinde Ithaka’nın kralı olarak bilinen Odysseus, gücü, stratejik düşünme becerisi ve lider ruhu sayesinde Truva Savaşı’nın öne çıkan kahramanlarından biri olmuştur. Tanrıça Athena’nın rehberliğiyle geçen on yıllık savaşın ardından, bu kez ekibiyle “nostos” olarak bilinen eve dönüş yolculuğuna çıkar. Tek amacı vardır: Ithaka’ya dönmek ve eşi Penelope ile oğlu Telemakhos’a kavuşmak. Ancak eve giden yol, beklediğinden çok daha uzun ve zorludur. Fırtınalarla sürüklenir, tanrıların öfkesiyle karşılaşır, Sirenlere, Kirke’ye ve Kalypso’ya rağmen yoluna devam eder. Umudunu ve hedefini kaybetmez. Sonunda Ithaka’ya ulaşmayı başarsa da, yirmi yıl süren bu mücadele iz bırakmadan sona ermez. Sürekli tehdit altında yaşamak, her adımda yeni bir tehlikeyle karşılaşmak ve yol arkadaşlarını birer birer kaybetmek, onun psikolojisini derinden şekillendirir. Odysseus yalnızca eve dönen bir kahraman değildir; aynı zamanda travma, hiperuyanıklık, aşırı kontrol ve kayıp duygusuyla mücadele eden bir insandır. Bu yazıda, onun yolculuğunu psikolojik bir mercekten inceleyerek insan zihninin fırtınalar karşısındaki dayanıklılığını ve umudun en zorlu yolculuklarda bile nasıl yol gösterici olabildiğini keşfedeceğiz.
Poseidon ve Athena: Kaos ve Kontrol
Odysseus’un yolculuğunda iki tanrı öne çıkar: Bilgeliğin, stratejinin ve savaş sanatının tanrıçası Athena ile denizlerin öngörülemez tanrısı Poseidon. Mitolojik açıdan bakıldığında bu ikili, Odysseus’un en büyük destekçisi ve en büyük düşmanıdır. Psikolojik açıdan ise insan zihnindeki iki temel gücü temsil ederler: kontrol ve kaos. Athena, Odysseus’un akılcı yönünü ve kontrolü simgeler. O, zor durumlarda mantığını korumasına, plan yapmasına ve duygularının önüne geçebilmesine yardımcı olur. Truva Savaşı boyunca ve sonrasında Odysseus’u diğer kahramanlardan ayıran özelliklerden biri de budur: gücünden çok zekâsına güvenmesi. Athena’nın rehberliği, onun hayatta kalmasını sağlayan bilişsel becerilerin bir sembolü gibidir. Poseidon ise bunun tam karşısında durur. Kaosu, belirsizliği ve kontrol edilemeyen yaşam olaylarını temsil eder. Odysseus ile arasındaki düşmanlık, Odysseus’un Poseidon’un oğlu Polyphemos’u kör etmesiyle başlar. O andan sonra Poseidon, yolculuğun her aşamasında karşısına yeni engeller çıkarır; fırtınalar gönderir, rotasını değiştirir ve eve dönüşünü sürekli geciktirir. Bu çatışma yalnızca iki tanrı arasındaki bir mücadele değildir. Aynı zamanda insanın kontrol etme arzusu ile hayatın öngörülemez doğası arasındaki çatışmanın da bir yansımasıdır. Odysseus, ne kadar kontrol etmeye çalışsa da hayat onu sürekli kaosla sınar. Modern insanın da kendi “Poseidonları” ve “Athenaları” vardır. Beklenmedik kayıplar ve kaosla karşılaştığımızda tıpkı Odysseus gibi anlam, düzen ve kontrol ararız. Çünkü bu his, belirsizlik karşısında ayakta kalmamıza yardımcı olur ve bize yol gösterir.
Denizde Stoacılık: Kontrol Edilemeyene Katlanmak
Stoacılık, hayatta her şeyi kontrol edemeyeceğimizi ve bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmenin ruh sağlığımız için önemli olduğunu söyler. Kontrol edebileceklerimize odaklanmak, edemeyeceklerimizi ise kabullenmek bu yaklaşımın temelidir. “Mutluluğa giden tek bir yol vardır ve bu irademiz dışındaki şeyler yüzünden kaygılanmayı bırakmaktır” der Epiktetos. Odysseus yolculuğu boyunca her şeyi doğru yapmaya, her durumu kontrol altında tutmaya çalışır. Ancak ne kadar çabalasa da duyguları mantığının önüne geçer ve hem o hem de ekibi hatalar yapar. Bu hatalar eve dönüş yolunu uzatır, yeni problemlere neden olur. Buna rağmen Odysseus pes etmez; duygularını düzenler, sabır ve kararlılıkla eve ulaşma hedefini korur. Günlük hayatta da çoğu zaman benzer durumlarla karşılaşırız. Bazen bir şeyleri bir arada tutmaya çalışırken, her şeyin bir anda dağıldığını görürüz. Üstelik ardından kendimizi suçlamaya başlarız: “Keşke öyle olmasaydı”, “Keşke bunu farklı yapsaydım”. Oysa çoğu zaman yaşanan yaşanır ve hayat kontrolümüz dışında gelişen olaylarla doludur. Psikolojik dayanıklılık, bu olayların hiç yaşanmaması değil; yaşandıktan sonra ayağa kalkabilmek, elimizdeki kaynakları kullanarak uyum sağlayabilmek ve yolumuza devam edebilmektir. Tıpkı Odysseus gibi, bazen fırtınayı durduramayız. Ama onun içinde ilerlemeyi öğrenebiliriz.
Fırtınayı Beklemeyi Öğrenen Zihin: Aşırı Kontrol ve Hiperuyanıklık
Hayatımızın bir döneminde bir tehlikeyle karşılaştığımızda, sonrasında da kendimizi sürekli tetikte hissedebiliriz. Diken üstünde yaşar, uyumakta zorlanır, en ufak sesten irkilir, her ihtimali düşünür, nefes alıp vermekte zorlanır ve gözümüzü dört açarız. Zihnimiz, yeni bir tehlikeye karşı bizi korumaya çalışıyormuş gibi sürekli alarm halinde kalır. Psikolojide buna hiperuyanıklık (hypervigilance) denir. Hiperuyanıklık, potansiyel tehditlere karşı davranışsal, bilişsel ve fizyolojik düzeyde sürdürülen sürekli bir tetikte olma halidir (Ehlers & Clark, 2000). Özellikle savaş, doğal afet, şiddet ya da istismar gibi yoğun stres yaratan deneyimlerden sonra sık görülür. Odysseus da yıllar boyunca sayısız kayıp, tehdit ve belirsizlikle karşı karşıya kalmıştır. Bu kadar çok fırtına ve tehlikenin ardından güven duygusunun sarsılması şaşırtıcı değildir. Bu durumu da aşırı kontrol yaparak dengelemeye çalışır. Odysseus, karşılaşabileceği her ihtimali hesaplayarak ve kendini en kötü senaryolara hazırlayarak güvende kalmayı amaçlar. Ancak kısa vadede hayatta kalmasını sağlayan bu strateji zamanla psikolojik bir yük haline gelebilir. Çünkü insan sürekli kontrol etmeye çalıştığında, dinlenmek ve güvende hissetmek giderek zorlaşır. Günümüzde de benzer bir durumu görebiliriz. Kronik kaygı yaşayan, sürekli en kötü senaryoyu düşünen ya da her şeyi mükemmel yapmak zorundaymış gibi hisseden kişilerde hiperuyanıklık ve aşırı kontrol eğilimleri görülebilir. Bazen bizi korumak için geliştirdiğimiz stratejiler, bir süre sonra üzerimizde taşıdığımız görünmez bir ağırlığa dönüşebilir.
Hayatta Kalanın Suçluluğu: Tek Başına Dönmenin Yükü
Odysseus bu yolculuğa onlarca gemi ve yüzlerce adamla çıkar. Ancak savaşın ve on yıllık deniz yolculuğunun sonunda Ithaka’ya tek başına döner. Geride bıraktığı her dost, her kayıp ve her başarısızlık onun üzerinde iz bırakır. Zamanla yalnızca kayıplarının yasını tutmaz, onların sorumluluğunu da omuzlarında taşımaya başlar: “Neden ben hayatta kaldım?” Onca insan hayatını kaybetmişken eve dönen kişinin kendisi olması, beraberinde suçluluk duygusunu getirir. Elinden geleni yapmış olsa bile, yaşananların yükünü taşımaktan kendini alamaz. Odysseus’un yaşadığı bu durum psikolojide “hayatta kalanın suçluluğu” (survivor’s guilt) olarak adlandırılır. Hayatta kalanın suçluluğu; travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), anksiyete bozuklukları ve karmaşık yas ile ilişkili olabilir (Bistas ve ark., 2023). Özellikle savaş gazilerinde, afetlerden sağ kurtulan kişilerde ve büyük kayıplar yaşamış bireylerde görülebilir. Kişi mantıksal olarak sorumlu olmadığını bilse bile, duygusal olarak kendisini suçlamaya devam edebilir. Odysseus’un eve dönüşü yalnızca bir zafer hikâyesi değildir. O, hem denizle hem de kendi zihniyle savaşır. Eve döndüğünde yanında olmayanların yokluğunu da beraberinde taşır. Bu nedenle eve dönüşü mutluluk kadar yas da taşır.
İthaka’nın Anlamı ve Fırtınadan Sağ Çıkan Umut
Odysseus’un tüm yolculuğu boyunca ayakta tutan şey bir gün Ithaka’ya ve ailesine döneceğine dair taşıdığı umuttu. Bu özlem kimi zaman ona acı verse de aynı zamanda en büyük gücü oldu. Ne kadar kayıp yaşarsa yaşasın, ne kadar yorulursa yorulsun, yoluna devam etmesini sağlayan şey buydu. Yüreğindeki sevgisi, ailesiyle ilgili anıları ve eve dönme arzusu ona güç verdi. Yirmi yıl boyunca fırtınalarla, tanrılarla ve kendi içindeki çatışmalarla mücadele etti. Ve sonunda, herkesin ondan umudunu kestiği bir zamanda Ithaka’ya geri döndü. Sarayını geri aldı, ailesine kavuştu ve yıllardır peşinden koştuğu huzura ulaştı. Bu anlamda Ithaka, Odysseus için sadece bir krallık ya da statü değildi. O, bir amaç, bir aidiyet duygusu ve hayata tutunma nedeniydi. Belki de Odysseus’un gerçek başarısı hayatta kalması değil, umudunu korumasıydı. Aslında hayat biraz da böyledir. Hepimiz belirsizliklerle ve sürprizlerle dolu bir yolculuğun içindeyiz. Bazen önümüze engeller çıkar, bazen fırtınada yönümüzü kaybederiz. Kimi zaman aklımızla kalbimiz arasında kalırız, kimi zaman elimizden geleni yaptığımız hâlde istediğimiz sonuca ulaşamayız. Ama içimizdeki umut ışığını koruyabildiğimizde er ya da geç hepimiz kendi Ithaka’mıza, yani ait olduğumuz noktaya ulaşırız. Bunun için sadece biraz sabır, biraz zaman ve biraz da umut gerekir.


