“Dünya, kadının yaptığı işi, kadının yaptığını bilmek istemiyordu.” – Matilda Joslyn Gage
1944 yılında Harvard’lı bir astronom, genç bir kadın araştırmacının tezini okudu ve şunu yazdı: “Bu sonuçlar neredeyse kesinlikle hatalı.” O kadın, Cecilia Payne’di. Vardığı sonuç ise şuydu: Yıldızlar hidrojen ve helyumdan oluşur. Evrenin temel gerçeği. Danışmanı Henry Norris Russell, Payne’i bu bulguyu yayınlamaması için baskıladı. Payne geri adım attı. Yıllar sonra Russell aynı sonuca “ulaştı” ve keşfin kredisini aldı. Cecilia Payne’in adı onlarca yıl boyunca yıldızların arasında değil, dipnotlarda kaldı. Bu bir istisna değildi; bu bir sistemdi.
Rosalind Franklin, bir laboratuvarda X-ışınlarıyla DNA’nın fotoğrafını çekiyordu. Görüntü netti, veriler güçlüydü. Ama o görüntü, onun izni alınmadan Watson ve Crick‘e gösterildi. 1962’de Nobel sahiplerini buldu. Franklin o yıl hayatta değildi, belki de bu yüzden rahatça unutulabildi. Nettie Stevens, cinsiyet belirlenmesinde X ve Y kromozomlarının rolünü ortaya koydu. Keşif başka bir isimle tarihe geçti. Lise Meitner, nükleer fisyonun teorik zeminini kurdu. Nobel, yalnızca iş arkadaşı Otto Hahn‘a verildi. Komite ona “asistan” demişti. Asistan. Keşfin mimarına.
Bilim tarihçisi Margaret W. Rossiter, 1993 yılında bu örüntüye bir isim verdi: Matilda Etkisi. Adını 19. yüzyıl aktivisti Matilda Joslyn Gage’den alan bu kavram, kadın bilim insanlarının katkılarının sistematik biçimde görünmezleştirilmesini, küçümsenmesini ya da başka isimlere atfedilmesini tanımlar. Rossiter bunu bireysel talihsizliklerin toplamı olarak değil, kurumsal olarak tekrar eden bir yapı olarak belgeledi.
Ancak bu yapı nasıl işliyordu? İnsan zihni, belirsizlikle karşılaştığında boşlukları doldurur. Ve çoğu zaman bu boşlukları önceki deneyimlerden, kültürel şemalardan, yerleşik beklentilerden gelen malzemeyle doldurur. Onay yanlılığı tam da burada devreye girer. Zihin, mevcut inançlarıyla uyumlu bilgiyi daha kolay işler, daha güvenilir bulur. 1944’te bir kadının evrene dair temel bir gerçeği keşfetmiş olması, o dönemin bilişsel şemalarına uymuyordu. Uyumsuz bilgi daha fazla direnç görür; bu bir tercih değil, bir mekanizmadır.
Otorite etkisi ise bir adım daha ileri gider. Kimin söylediği, ne söylendiğinin önüne geçebilir. Aynı argüman, farklı kaynaklardan geldiğinde farklı ağırlık taşır. Prestijli bir unvan, tanınan bir isim, kurumsal bir arka plan, bunlar içeriğin değerlendirilme biçimini sessizce şekillendirir. Payne’in bulgusu hatalı görünüyordu çünkü Payne, o dönemde “doğruyu bilmesi beklenen” biri değildi.
Ancak belki de en ağır olanı stereotip tehdididir. Sosyal psikolog Claude Steele‘in tanımladığı bu olgu, bireyin ait olduğu gruba ilişkin olumsuz bir stereotipin farkında olmasının, o bireyin performansını doğrudan etkileyebildiğini gösterir. Yalnızca başarısız olmaktan korkmak yetmez; grubunu temsil ettiğini hissetmek, taşınan bilişsel yükü katlar. Bilim kadını olmak, o dönemde sadece bir kariyer seçimi değildi; her adımda ispat gerektiren bir duruştu. Bu yük görünmezdi ama ağırdı.
Bu üç mekanizma ayrı ayrı değil, birlikte çalışır. Ve sonuç şudur: Bilimsel değerlendirme her zaman yalnızca veriyle işlemez. İnsanlarla da işler. İnsanların olduğu yerde algılar, beklentiler ve güç ilişkileri sahneye girer. Matilda Etkisi bu yüzden birkaç kişinin yaptığı haksızlığın toplamı değildir. Algı, otorite ve kurumsal yapının etkileşiminden doğan psikososyal bir örüntüdür.
2012 yılında yayımlanan bir çalışma, aynı akademik başvuru dosyasının erkek ismiyle sunulduğunda, kadın ismiyle sunulana kıyasla daha yüksek değerlendirme puanları aldığını gösterdi. Değerlendiriciler yalnızca erkeklerden oluşmuyordu. Önyargılar bazen bireylerin değil, sistemlerin içinde yaşar. Bilinçsizce taşınır, kurumsal süreçlere işlenir, nesilden nesile aktarılır. Fark edilmediği sürece de kendiliğinden ortadan kalkmaz.
Cecilia Payne’in adı bugün giderek daha fazla anılıyor. Ama mesele artık geçmişte kimin unutulduğunu düzeltmekten ibaret değil. Mesele, bugün hangi seslerin hâlâ daha fazla kanıt, daha fazla başarı, daha fazla meşruiyet üretmek zorunda bırakıldığını fark edebilmek. Çünkü tarih yalnızca neyin keşfedildiğini kaydetmez. Kimin keşif yapmaya yetkili görüldüğünü de kaydeder.
Matilda Joslyn Gage 1893’te şunu yazmıştı: “Dünya, kadının yaptığı işi, kadının yaptığını bilmek istemiyordu.” Artık biliyoruz. Soru şu: Peki ya bundan sonra?
Kaynakça
Rossiter, M. W. (1993). The Matthew/Matilda effect in science. Social Studies of Science, 23(2), 325–341. https://doi.org/10.1177/030631293023002004
Maddox, B. (2002). Rosalind Franklin: The dark lady of DNA. HarperCollins.
Sime, R. L. (1996). Lise Meitner: A life in physics. University of California Press.
Moss-Racusin, C. A., Dovidio, J. F., Brescoll, V. L., Graham, M. J., & Handelsman, J. (2012). Science faculty’s subtle gender biases favor male students. Proceedings of the National Academy of Sciences, 109(41), 16474–16479. https://doi.org/10.1073/pnas.1211286111
Gage, M. J. (1893). Woman, church and state. Charles H. Kerr.


