Her zamanki saatte alarma uyanıp o gün yapılacaklar listenizi kafanızdan geçirerek güne başladınız. Günün sorumluluklarını yerine getirirken, her gün sizinle var olan o sese kulak vermeye çalıştınız; kafanızın içindeki olumsuz ihtimallerden ve yargılardan oluşan o ses. Neyse ki, bir şekilde o sesi arka plana atmayı başardınız. Şimdilik… Gün devam etti ve yine her zamanki gibi bitti. Birbirini çoğu kez tekrar eden bu günlerden belki haftalarca yaşadınız. Her zamanki gibi geçen günlerde oldukça tanıdık deneyimler yaşadınız. Bir gün geldi, her zamankinden farklı bir sesin tınısı sizi rahatsız etmeye başladı. Hem tanıdık, hem de değil. Kafanızdan değil, bedeninize ait başka bir parçadan yükseliyor ses kulaklarınıza. Ağrı, acı, sıkışma, yanma, titreme, kasılma, ürperme, kramp… Günün sorumluluklarıyla beraber geçer gider diye beklediniz ancak geçmedi. Birkaç doktor muayenede size: “Son zamanlarda sizi strese sokan bir şey yaşadınız mı?” diye sordu. Anlam veremediniz; her geçen gün birbirinin tekrarı nasıl olsa.
Böyle Bir Deneyim Sizin İçin Tanıdık mı?
Psikoloji biliminin “somatizasyon” adını verdiği bu durum, sinir sisteminde sıkışıp kalan stres tepkilerinin beden yoluyla ifade edilmesidir. Somatik Deneyimleme® ekolünün yaratıcısı Dr. Peter Levine bu tıkanıklığı şöyle özetler: “Tehdit karşısında bedenimizde muazzam bir enerji dalgası yükselir. Eğer bu enerjiyi eyleme döküp serbest bırakamazsak, o güç içeriye döner ve bedenin kendi sistemini sabote etmeye başlar.”
Bedenimize beş duyu organımız aracılığıyla ulaşan dış dünya mesajları, sinir sistemi tarafından sürekli olarak işlenir ve içinde bulunduğumuz çevrenin “güvenli” ya da “tehdit edici” olduğuna dair bilgileri beynimize taşır. Böylece organizma, yaşamı sürdürmek adına çevresel koşullara uygun savunma mekanizmalarını devreye sokar. Günlük yaşamda karşılaştığımız tehditlere karşı ortaya çıkan bu otomatik tepkiler; “savaş, kaç, don ya da boyun eğ” şeklinde kendini gösterebilir. Doğada yaşam mücadelesi veren canlıların sinir sistemleri de benzer tepkiler ile hayatta kalma olasılıklarını artırırlar. Örneğin; küçük bir hayvan kendisinden güçlü ve büyük başka bir hayvanla karşılaştığında hayatta kalma ihtimalini artırabilecek otomatik tepkilerden en uygununu doğası gereği düşünmeden sergiler. Hayatını tehdit eden bu tehlike ortadan kaybolduğunda ise sinir sisteminde sıkışan stresi yine kendi doğasına uygun bir şekilde bedeninden uzaklaştırabilir. Bazı hayvanlar titreyerek, bazıları koşup hareket ederek ya da yeniden çevreyle temas kurarak bu stres yükünü bedenlerinden boşaltırlar. Böylelikle bu küçük hayvan, muazzam yapısı sayesinde neslini devam ettirebilme potansiyelini korur ve hayatına kaldığı yerden devam eder. Peter Levine, “Kaplanı Uyandırmak” adlı eserinde bu durumu şöyle açıklar: “Vahşi doğadaki hayvanlar sürekli tehdit altında olsalar da nadiren travmatize olurlar…” Ancak modern insan, rasyonel zihniyle bu hayati döngüyü tamamlamayı başaramaz. “Ya tekrar olursa…” gibi düşünebilen bir zihin, tehlike fiziksel olarak geçmiş olsa bile tehdit algısını geleceğe taşır.
Modern insan için yaşamın tehdit edilmesi çoğunlukla doğadaki hayvanların karşı karşıya kaldığı gibi fiziksel değil; duygusal ve psikolojiktir. Çoğunlukla “stres” veya “stresli olay” olarak isimlendirdiğimiz bu durumlar, evrimsel olarak en eski parçamız olan ilkel beynimiz tarafından fiziksel birer ölüm kalım savaşı olarak algılanır. Tehdit ister bir yırtıcı hayvan olsun ister bitmek bilmeyen bir iş stresi veya mutsuz bir ilişki, otonom sinir sistemi saniyeler içinde alarm durumuna geçer. Sinir sisteminin sempatik yapısının tetiklenmesiyle birlikte bedenimizde adrenalin, noradrenalin ve kortizol gibi stres hormonları salgılanır. Bu hormonal reaksiyon; kalbi hızlandırır, solunumu sıklaştırır ve bedeni “savaş ya da kaç” pozisyonuna hazırlar. Ne var ki, doğadaki hayvanın koşarak, titreyerek tükettiği bu büyük biyolojik enerji, modern insanın oturduğu masada veya bastırdığı duyguların altında bedenine hapsolur. Bastırılmış öfke, ifade edilemeyen korku, uzun süre taşınan kaygı, sinir sisteminin alarm hâlini devam ettirmesine neden olur. Benzer durumları, hayatta her zaman olmasa da bazen başımıza gelen ve “travmatik” diyebileceğimiz önemli olaylar sonrasında da yaşayabiliriz. Bu olaylar sonucunda uyku, yeme-içme düzeni etkilenebilir, sindirim ve boşaltım sistemlerinde rahatsızlık ve düzensizlikler meydana gelebilir, bağışıklık sistemi zayıflayabilir. Yaşanan durum bitmiş, tehlike ortadan kalkmış olsa bile beden, sanki hâlâ tehdit altındaymış gibi tepki vermeye devam eder. Yani sinir sisteminin alarmı açık kalmış durumdadır. İşte tam da bu noktada beden, kelimelere dökülemeyen duyguların taşıyıcısına dönüşerek sizinle konuşur.
Beden öyle mucize bir yapıdır ki adeta kendi hafızasıyla var olur; zihnin unuttuğu ya da bastırdıklarını hatırlayabilir, işlenemeyen duygusal yükleri semptomlar aracılığıyla dile getirebilir. Bedeni duyabilmek ise başka bir mevzudur. İçinde bulunduğunuz koşullar ile bedeninizden yükselen sesler arasında bağ “içeride ve dışarıda aynı anda olanı” fark edebilmek ile kurulur. Psikolojide ve somatik ekolde buna “hissedilen duyumsama” (felt sense) denir. Dış dünyada (işte, ilişkilerde, günlük koşturmacada) bir tetikleyiciyle karşılaştığımız an, içerideki o ilkel sistem hemen bir alarm verir. Eğer biz sadece zihnimizin içindeki düşüncelere odaklanır ve bedenden yükselen bu fiziksel sinyalleri görmezden gelirsek, beden sesini duyurabilmek için “sesini yükseltmek” zorunda kalır. Yazının başındaki, doktor muayenesinde yaşanan ve kimileri için tanıdık olan o sahne de aslında; bugün önemsemediğimiz küçük bir boyun tutulmasının yarın kronik bir ağrıya dönüşmesine benzer. İnsanın biricik olması nedeniyle her bedenin sesi farklıdır. Kendi bedeninizin sesiyle tanışık olmak içinse ona merakla yaklaşmak, en sevdiğiniz dostunuza sorduğunuz “Nasılsın?” sorusunu bedeninize de sormak ve vereceği cevabı şefkatle karşılamak gerekir. Ne de olsa bedeniniz en eski ve en yakın dostunuz gibi size eşlik etmek için oradadır. Sadece birkaç saniyeliğine durup, dışarıda olanlar ile içerideki duyumlar arasındaki o köprüye bakabildiğimizde, bedenin bilgeliğiyle yeniden bağ kurar ve sinir sistemimize şu güvenli mesajı fısıldarız: Seni duyuyorum ve buradayım.


